h Dolar 8,6412 %-0.14
h Euro 10,1488 %-0.14
h BIST100 1.412,86 %0.38
h Bitcoin 379563 %3.50224
a Öğle Vakti 13:02
İstanbul 13°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir? 2021

Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir?

Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir?

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.), Mekke’den Medine’ye hicreti başladı. 

Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir?

Sözlükte “terketmek, ayrılmak, ilgisini kesmek” anlamına gelen hecr (hicrân) masdarından ad olan hicret “ilgili kişinin herhangi bir şeyden bedenen, lisânen yada kalben ayrılıp uzaklaşması” anlama gelir; sadece sözcük daha fazla “bir yerin terkedilerek başka bir yere göç edilmesi” anlamında kullanılır. Terim olarak genel anlamda gayri müslim ülkeden (darülsavaş) İslâm ülkesine göç etmeyi, özelde ise Hz. Peygamber’in ve Mekkeli müslümanların Medine’ye göçünü ifade eder. Medine’ye göç eden müslümanlara muhâcir, Resûl-i Ekrem’e ve muhâcirlere yardım eden Medineli müslümanlara da ensâr unvanı verilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de hicret kelimesi yer almamakla beraber otuz bir yerde “hecr” kökünden gelen çeşitli türevlerin geçmiş olduğu görülür. Bunlar kullanılışlarına nazaran “Kur’an’ı terketmek” (el-Furkān 25/30), “bir kişiden yada gruptan ayrılmak” (en-Nisâ 4/34; Meryem 19/46; el-Müzzemmil 73/10), “fena şeyleri terketmek” (el-Müddessir 74/5) ve terim anlamına uygun olarak “Allah uğrunda başka bir yere göç etmek” (meselâ bk. el-Bakara 2/218; Âl-i İmrân 3/195; en-Nisâ 4/89, 97; et-Tevbe 9/20) anlamlarına gelmektedir. “Hicret eden kimse” anlamında muhâcir ve çoğul olarak muhâcirîn, muhâcirât kelimeleri de Kur’ân-ı Kerîm’de kullanılmakta (meselâ bk. en-Nisâ 4/100; et-Tevbe 9/100, 117; en-Nûr 24/22; el-Mümtehine 60/10) ve bu âyetlerin çoğunda Mekke’den Medine’ye göç eden müslümanlar  kastedilmektedir.

Kur’an’da hicret kelimesinin geçmemesi ve Mekke’den Medine’ye göç vakasının muhâceret masdarından türeyen kelimelerle anlatılmış olması, Caetani’nin iddiasının aksine (İslâm Tarihi, III, 17-18) hicret tabirinin sonradan, hatta Resûl-i Ekrem’in vefatından sonrasında ortaya çıktığına delâlet etmez; zira Kur’ân-ı Kerîm’de olayın kendisinden fazla onu gerçekleştirenlerin ve bu amellerinin önemine dikkat çekilmiş, ayrıyeten bu tabir hadislerde bu şekilde bir şüpheye yer bırakmayacak kadar fazla kullanılmıştır (bk. Wensinck, el-Muʿcem, “hcr” md.; Miftâḥu künûzi’s-sünne, “hicret” md.). Kelime bu hadislerin pek çoğunda Mekke’den Medine’ye göç vakasına işaret etmekte, sadece değişik anlamlarda kullanıldığı da görülmektedir. Meselâ bir hadiste, “Muhacir Allah’ın yasakladığı fenalık ve günahları terkeden kimsedir” denilmekte (Buhârî, “Îmân”, 4; Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 4, “Vitir”, 11), başka bir hadiste de hicretin “fena şeyleri terketmek” anlamına geldiği belirtilmektedir (Müsned, IV, 114). Hicretin ahlâk ve zühd ile ilgisine işaret eden âyet ve hadisleri dikkate alan mutasavvıflar bu terimi hem “haramları terkedip kötülüklerden uzaklaşmak”, hem de “nefsi terbiye etmek maksadıyla yolculuğa çıkmak” yada “kalben ve zihnen halkı terketmek” anlamında kullanmış, seyrüsülûk dedikleri mânevî yolculuğu da bir tür hicret saymışlardır (Reşîdüddîn-i Meybüdî, I, 58).

Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Peygamber’den önceki dönemlerde de peygamberlerin ve onlara inanan insanların kâfirlerce hicret etmeye zorlandıklarından ve bunların inançları uğrunda yurtlarını bırakıp başka bölgelere gittiklerinden bahseder. Hz. İbrâhim, kavminin kendisini ateşte yakma teşebbüsünün arkasından, “Doğrusu ben rabbimin emrettiği yere hicret ediyorum” demiş (el-Ankebût 29/26) ve evvel Filistin’e, arkasından Mısır’a göç edip sonrasında da Ken‘ân diyarına yerleşmişti. Hz. İbrâhim’le birlikte Filistin’e kadar bu hicrete katılan Hz. Lût, peygamberlik görevini yaparken kâfirlerin azgınlık ve ahlâksızlıkları karşısında Cenâb-ı Hak’tan almış olduğu emirle bir gece vakti inananlarla beraber yurdundan çıkmış, arkasına dönerek bakmadan gitmesi istenilen yere gitmişti (Hûd 11/80-81; el-Hicr 15/65). Hz. Şuayb’a kavminin ileri gelen kibirlileri, “Ey Şuayb! Kesinlikle seni ve seninle birlikte inanç edenleri memleketimizden çıkaracağız; ya da dinimize döneceksiniz” demişler (el-A‘râf 7/88), onu ve müminleri hicrete zorlamışlardı. Hz. Mûsâ, Allah’ın talimatıyla geceleyin Mısır’dan yola çıkardığı İsrâiloğulları’nı göç ettirmeyi başarmış, peşlerine düşen Firavun ve ordusu ise denizde boğulmuştu (Yûnus 10/90; Tâhâ 20/77-78; eş-Şuarâ 26/52-67). Bu benzer biçimde âyetlere dayanarak hicretin tüm peygamberlerin hayatında yer almış olduğu söylenebilir; kâfirlerden görülen eziyet ve baskılar, hak dini bildiri imkânının ortadan kalkmış olması onları göç etmek zorunda bırakmıştır. Nitekim İbrâhîm sûresinde Mekkeliler’den öncekilerin, Nûh, Âd ve Semûd kavimlerinin ve onlardan sonrakilerin kıssaları anlatılırken kâfirlerin peygamberlerine, “Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da kesinlikle dinimize döneceksiniz” dedikleri bildirilerek rablerinin bu peygamberlere, “Zalimleri kesinlikle helâk edeceğiz” diye vaadde bulunmuş olduğu belirtilir (İbrâhîm 14/9-13). Kitâb-ı Mukaddes’te de Hz. İbrâhim’in ve Lût’un hicretleriyle Hz. Mûsâ’nın İsrâiloğulları’nı Firavun’un zulmünden kurtarışı hikâye edilmektedir (Tekvîn, 12-13; Çıkış, 12/37-38, 14/1-31; Resullerin İşleri, 7/2-4).

Hz. Peygamber ve kendisine inananlar da daha önceki peygamberler ve ümmetlerinin âkıbetine mâruz kaldılar. Mekke müşrikleri Resûl-i Ekrem’e karşı İslâmiyet’i tebliğe başladığı andan başlayarak menfi bir tavır takındılar. Bu tavır yalnız İslâm’ı reddetmekten ibaret kalmadı; Hz. Peygamber alaya alındı, ona inananlara baskı uygulandı ve bu baskılar İslâmiyet’in Mekke’de yayılmaya başlaması üstüne eziyet ve işkenceye dönüştü. Hatta Ammâr b. Yâsir’in babası Yâsir ve anası Sümeyye işkenceyle öldürüldü. Amcası Ebû Tâlib tarafınca himaye edildiğinden kendisi bu tür eziyetlere uğramamakla birlikte ashabının başına gelenlere nihayet aşama üzülen ve işkenceleri engellemeye de gücü yetmeyen Resûl-i Ekrem, aralarında Hz. Osman ve karısı Hz. Rukıyye (Hz. Peygamber’in kızı), Ca‘ışık b. Ebû Tâlib ve hanımı Esmâ bint Umeys, Osman b. Maz‘ûn, Zübeyr b. Avvâm, Hâlid b. Saîd ve karısı Ümeyme bint Hâlid, Abdullah b. Cahş, Abdullah b. Mes‘ûd, Abdurrahman b. Avf, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Mus‘ab b. Umeyr benzer biçimde ünlü kişilerin de bulunmuş olduğu bir grup müslümanın Habeşistan’a gitmesine izin verdi. Habeşistan Necâşîsi Ashame’nin semâvî bir dine mensup adaletli bir hükümdar olması ve Arapça bilmesi hicret için Habeşistan’ın seçilmesinde mühim bir neden teşkil ediyordu. Ayrıca ulaşım kolaylığı ve muhacirlerin malî sıkıntılarını daha rahat şekilde giderebilmeleri imkânı da bu seçimi etkilemişti. On bir adam ve dört hanımdan oluşan müslüman kafilesi 615’te Mekke’den Şuaybe Limanı’na, sonrasında da bir tekneyle Habeşistan’a gitti. Bu hicret, Hz. Peygamber’in hemen hemen tebliğinin ilk yıllarında iken Afrika ile temasa geçmesini sağlamış oldu. İlk muhacirlerin iyi karşılanması üstüne ikinci hicret kafilesine yetmişten çok müslüman katıldı (616). Böylece Habeşistan’a hicret edenlerin sayısı İbn İshak’ın kaydına nazaran hanım ve çocuklar dış sekseni aşmakta ve toplam 108 kişiye ulaşmaktadır (es-Sîre, s. 210). Belâzürî’nin düzenlemiş olduğu listeye nazaran muhacirlerin sayısı 109’u bulmaktadır (Ensâb, I, 198-223). Habeşistan’a hicret mevzusuna özel bir yer ayırmış olan İbn İshak (es-Sîre, s. 156-157, 205-210, 238-241) ve İbn Hişâm ile (es-Sîre, I, 322-331) ashabın hayatından bahsederken bu mevzuya da temas eden İbn Sa‘d (eṭ-Ṭabaḳāt, III, 55-417; IV, 34-214; VIII, 36-301) benzer biçimde ilk çağ İslâm tarihçileri Habeşistan’a hicret edenlerin isimleriyle ilgili değişik listeler vermektedir (geniş informasyon için bk. Öztürk, tür.yer.). Muhacirlerin sayısının artması üstüne endişeye kapılan Kureyşliler, Ashame en-Necâşî’ye bir kurul gönderip müslümanların iadesini istediler. Tarafları dinleyen Necâşî müşriklerin teklifini reddetti. Müşrikler de sonuç alamayınca bunun öcünü Mekke’de kalan müslümanlardan aldılar. Artık Mekke’deki müslümanlar fazla daha fena şartlarda var olma mücadelesi veriyorlardı. Bir müddet sonrasında muhacirlerin otuz üç kişilik bir kısmı, müslümanlara karşı Şi‘bü Ebû Tâlib’de toplumsal ve ekonomik boykotun kaldırılması ve Mekkeliler’in müslüman olduğuna dair söylentilerin çıkması üstüne Mekke’ye döndü (620). Müşrikler, Bedir’de uğradıkları bozgunun arkasından Ashame en-Necâşî’ye ikinci bir elçilik heyeti gönderdilerse de tekrar netice alamadılar. Habeşistan’da kalan nihayet müslüman kafilesi sonrasında tekrar kendi arzularıyla ve Necâşî’nin hazırlattığı gemilerle evvel Câr Limanı’na geldiler, sonrasında da Medine’ye devinim ettiler (7/628). Resûl-i Ekrem Hayber’in kurtarılışı esnasında huzuruna çıkan muhacirlerin içinde Ca‘ışık b. Ebû Tâlib’i görünce fazla sevinmişti (İbn Sa‘d, IV, 34-35).

Mekke’de müslümanlara ve Hz. Muhammed’i sakınan Hâşimoğulları’na karşı uygulanan üç senelik boykotun arkasından Ebû Tâlib’in ölümü müşriklere fırsat verdi ve Hz. Peygamber’in bizzat kendisi birçok hakarete ve sataşmaya hedef oldu. Bu şekilde bir ortamda İslâm’ı bildiri edemeyeceğini anlayan Resûl-i Ekrem Tâif’e giderek yeni bir çevrede davasını anlatmayı denediyse de fazla sert bir tepkiyle karşılaştı ve Mekke’ye dönmek mecburiyetinde kaldı. Bu sıralarda Mekke civarlarındaki Akabe mevkiinde tanıştığı bazı Medine (Yesrib) sakinlerinin İslâmiyet’e girmesi üstüne Medine halkının çoğunluğunu oluşturan Hazrec ve Evs kabileleri içinde Müslümanlığın günden güne yayılması ve buna ilgili olarak meydana getirilen Akabe biatları hicret açısından büyük ehemmiyet taşımaktadır. Bilhassa İkinci Akabe Biatı’nda Medineli müslümanlar Hz. Peygamber’i ve dolayısıyla Mekkeli müslümanları şehirlerine çağrı ederek geldiği takdirde canlarını, mallarını, kendi çocuklarını ve hanımlarını korudukları benzer biçimde onu koruyacaklarına, rahat günlerde de sıkıntılı anlarda da ona tâbi olacaklarına and içerek biatta bulundular (bk. AKABE BİATLARI).

Tâifliler ve başka kabileler Resûl-i Ekrem’i reddederken Medine’den gelenlerin daha ilk görüşmede İslâm’a girmeleri ve her türlü çekince ve sıkıntıyı göze alarak şehrin kapılarını ona açmalarının, doğrusu Medine’nin hicret yeri oluşunun neden ve hikmetleri üstünde durmak gerekir. İslâmiyet’in doğuşu esnasında bu şehirde oturan Evs ve Hazrec kabileleri içinde fazla eskilere dayanan şiddetli bir düşmanlık vardı. 120 sene süresince birbirleriyle sık sık harbe tutuşan bu iki kabile arasındaki nihayet çarpışma hicretten beş yada altı sene evvel Buâs denilen yerde cereyan etmiş ve her iki taraftan pek fazla kimse ölmüştü. Gerek Buâs gerekse daha evvel meydana getirilen savaşlar birçok ocağın sönmesine yol açmış olduğu için Hazrec ve Evs İslâmiyet’i tanıyınca bu yeni din yardımıyla aralarındaki düşmanlığın kalkacağını umut etmiştir. Bundan dolayı Buâs Savaşı’nın Medineliler’in İslâmiyet’e girişinde mühim bir yeri vardır. Nitekim Hz. Âişe’nin, “Buâs, Allah’ın Resûlullah için hazırlamış olduğu bir gündü” söylediği nakledilir (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 1, 27). Bundan başka Medine yahudilerinin nihayet peygamberin yakın bir vakit içinde çıkacağını haber vermeleri de halk içinde bir peygamber beklentisi doğurmuştu. Öte taraftan, şehrin İslâmiyet’in çevreye kolayca yayılmasına imkân sağlayacak merkezî bir konumda ve müdafaaya elverişli coğrafî bir yapıda olması, ayrıyeten kervan yollarının üstünde bulunması da hicretin sebepleri içinde sayılmalıdır.

Medine’ye hicret eden ilk sahâbî Ebû Seleme el-Mahzûmî’dir. Ebû Seleme Akabe biatlarından bir sene evvel (620) tek başına Medine’ye gitmiş, Mekke’den çıkışı zorla izin verilmediği için onunla beraber devinim edemeyen hanımı Ümmü Seleme ise ortalama bir sene sonrasında minik yaşlarındaki oğlu Seleme ile beraber hicret etmiştir. Buhârî, Birinci Akabe Biatı’ndan (621) sonrasında Medine’ye İslâm’ı bildiri için gönderilen Mus‘ab b. Umeyr ile Abdullah b. Ümmü Mektûm’u ilk muhacirler olarak kabul eder (“Menâḳıbü’l-enṣâr”, 46). İkinci Akabe Biatı’nın arkasından (622) Hz. Peygamber’in hicrete izin vermesi üstüne ilk kez Âmir b. Rebîa ve hanımı Leylâ bint Ebû Hasme göç ettiler; onların arkasından da başka sahâbîler gruplar halinde gitmeye başladılar. Hicret çoğu zaman gizlice yapılmıştır; zira Mekkeliler ellerinden geldiğince engel olmaya çalışıyor, hatta yakaladıkları akrabalarını hapsediyorlardı. Yalnız Ömer b. Hattâb’ın, Kâbe’yi tavaf ettikten ve iki rek‘at namaz kıldıktan sonrasında müşriklere alan okuyarak açıkca yola çıkmış olduğu bilinmektedir. Böylece ashabın büyük çoğunluğu kısa sürede Medine’ye göç etti; geride yalnız Hz. Peygamber ve Hz. Ebû Bekir ile aileleri, Hz. Ali ve anası, ayrıyeten hicrete kuvvet yetirememiş yada gidişleri engellenmiş belli kişiler kalmıştı. Muhacir sahâbîler Medine’ye vardıklarında, sonrasında ensar diye adlandırılacak olan Medineli müslümanlar tarafınca konuk edildiler.

Müslümanların büyük çoğunluğunun Medine’ye yerleşmesi ve İslâmiyet’in orada güçlenmeye başlaması Mekke müşriklerini korkuttu; Hz. Muhammed’in de bigün oraya giderek ashabıyla beraber kendilerine karşı bir çekince oluşturacağından kaygı ediyorlardı. Buna karşı bir önlem almak suretiyle Dârünnedve’de toplandılar. Görüşecekleri mevzu nihayet aşama mühim olduğundan Ebû Leheb haricinde Hâşimoğulları’ndan asla kimseyi çağırmadıkları benzer biçimde güvenmedikleri kimseleri de içeri sokmadılar. Dârünnedve’de uzun müzakerelerden sonrasında Ebû Cehil’in teklifiyle Hz. Peygamber’i öldürme sonucu alındı. Bu sonucu yalnız bir şahıs değil, Kureyş kabilelerinin her birini temsilen görevlendirilecek silâhşorlardan oluşan bir grup yerine getirecek, böylece Hâşimoğulları’nın kan davasına kalkışması önlenecekti. Bazı siyer kitaplarında yer edinen, “şeytanın Necid halkından bir yaşlı kılığında gelmiş olarak toplantıya katılmış olduğu ve alınan kararda etkili olduğu” şeklindeki rivayetlere saygınlık etmemek gerekir.

Allah Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir? 2021

Görevlendirilen kişiler suikast hazırlıklarına başlarken Resûl-i Ekrem de Cebrâil vasıtasıyla durumdan haberdar oldu ve hicret etmek suretiyle harekete geçerek derhal Hz. Ebû Bekir’in evine gitti. Birlikte hazırladıkları plan gereğince bir rehber buldular. Abdullah b. Uraykıt adındaki bu rehber müşrik olmakla birlikte güvenilir, mert bir kişiydi. Hz. Ebû Bekir hicret için evvel hazırladığı iki deveyi kılavuza verdi ve üç gün sonrasında Sevr dağının eteğinde buluşmak suretiyle onunla sözleşti. Evine giden Hz. Peygamber, ayrılmış olduğu vakit evi denetim edebilecek müşrikleri yanıltmak ve kendisine emanet bırakılan bazı eşyayı sahiplerine sona vermek suretiyle Hz. Ali’yi görevlendirdi ve gece yarısı Ebû Bekir’in evine gitti. Daha sonrasında beraberce yola çıkarak Mekke’nin güneybatısındaki Sevr dağına vardılar ve bir mağaraya gizlendiler. Burada kaldıkları üç gün süresince Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah geceleri gelmiş olarak elde etmiş olduğu detayları onlara aktarmıştır.

Allah Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir? 2021

Resûl-i Ekrem’i öldürmekle görevlendirilen Mekkeliler onu evinde bulamayınca derhal aramaya koyulmuşlardı. Ebû Bekir’in evinde meydana getirilen arama ve soruşturmalar da sonuç vermeyince tüm çevreyi taramaya başladılar ve etrafa haberciler göndererek onların başına mükafat koyduklarını ilân ettiler. Bu aramalar esnasında içlerinden bir grup saklandıkları mağaranın yanına kadar gelmişti. Hz. Ebû Bekir duyduğu seslerden kaygı ederek, “Ey Allah’ın resulü! Eğilip baksalar bizi görecekler” diyor, Resûl-i Ekrem ise Kur’an’da da işaret edilmiş olduğu suretiyle, “Üzülme, normal olarak Allah bizimledir” cevabıyla onu teskin ediyordu (et-Tevbe 9/40). Allah’ın resulünü koruduğu âşikârdı; zira müşrikler mağaranın yanına kadar geldikleri halde içine bakmadan dönerek gittiler. Onların mağaraya bakmadan dönmelerine neden olarak bir örümceğin mağaranın ağzına ağ ördüğünü ifade eden rivayetler -farklı görüşe haiz olanlar bulunmakla birlikte- pek fazla muhaddis tarafınca “hasen” olarak değerlendirilmiştir (Müsned, I, 348; İbn Kayyim el-Cevziyye, III, 52; İbn Kesîr, III, 181; İbn Hacer, VII, 236); esasen bu rivayetlerin reddini lüzumlu kılacak bir neden de var değildir. Mağarada geçirilen üç günün sonunda Mekkeliler’in kontrolü ve aramaları oldukça tavsamıştı. Sözleşildiği benzer biçimde rehber Abdullah b. Uraykıt develerle beraber Sevr’e geldi. Ebû Bekir’in âzatlısı Âmir b. Füheyre de kafileye alındı ve kıyı yoluna doğru devinim edildi. Medine’ye salimen yetişebilmek için işlek ve mûtat yollar yerine değişik bir güzergâh tercih edilmiş ve bazan sarp dağ geçitlerinden, bazan çöllerin arasından geçilmiştir. Buna karşın vakit vakit takibe uğradılar, sorguya çekildiler ve tehlikeli anlamış olur yaşadılar. Müdlic kabilesine mensup Sürâka b. Mâlik’in takip edeni ve sonrasında Tâif muhasarasının arkasından onun İslâm’a girmesiyle ilgili rivayet meşhurdur (bk. SÜRÂKA b. MÂLİK). Bu şekilde bir çekince Eslem kabilesinin topraklarına gelindiği vakit da yaşandı. Kabilenin reisi Büreyde b. Husayb bir müfrezeyle kafilenin önünü kesti; sadece kısa bir görüşmenin arkasından adamlarıyla birlikte müslüman oldu ve mızrağına bağladığı sarığı ile Hz. Peygamber’e sancak açarak arazilerinden çıkıncaya kadar kendisine refakat etti. Bu arada seyahat esnasında bazı güzel vakalar da yaşandı. Meselâ kafile Kudeyd’de yiyecek bir şeyler almak suretiyle Ümmü Ma‘bed Âtike bint Hâlid’in bulunmuş olduğu çadıra uğradı. Burada Resûl-i Ekrem sürüye katılamayacak kadar zayıf, sütten kesilmiş bir keçiyi besmeleyle sağınca keçi oradakilere yetip artacak kadar süt verdi. Ümmü Ma‘bed’in, sonrasında çadıra dönen kocası Ebû Ma‘bed el-Huzâî’nin isteği üstüne Hz. Peygamber’i tavsif ederken kullandığı ifadeler hilye edebiyatına mevzu olmuştur (bk. HİLYE; ÜMMÜ MA‘BED).

Medine’deki müslümanlar Hz. Muhammed’in Mekke’den ayrıldığını öğrenmiş, lakin gecikince endişelenmeye başlamışlardı. Bundan dolayı her sabah Mekke yolu üstündeki Harre mevkiine çıkıp gün yükselinceye kadar bekliyor, hararet artınca ümitlerini keserek evlerine dönüyorlardı. 8 Rebîülevvel (20 Eylül 622) Pazartesi günü de bu şekilde yapmış ve dönmüşlerdi; sadece kısa bir süre sonrasında üç kattan oluşan bir evin damına çıkan bir yahudi kızı, ufukta Medine’ye doğru gelen bir kafile görünce bunların beklenen misafirler bulunduğunu anlamış oldu ve bağırarak durumu ilân etti. Bunun üstüne müslümanlar Resûl-i Ekrem’i karşılamak için Harre’ye koştular. Ashabına kavuşan Hz. Peygamber, Medine’ye bir saatlik mesafede bulunan Kubâ mevkiinde Evs kabilesinin bir kolu olan Amr b. Avfoğulları’ndan Külsûm b. Hidm’in evine inerek bir süre dinlendi. İbn İshak ve İbn Hişâm’a nazaran Kubâ’daki ikamet dört gün (İbn Hişâm, II, 494), Buhârî’nin naklettiği bir rivayete nazaran ise on dört gün (“Menâḳıbü’l-enṣâr”, 46) devam etmiştir. Bu hususta daha başka görüşler de var olmakla beraber verilen molanın çok uzun sürmediği anlaşılmaktadır (bk. İbn Hacer, VII, 287). Bu süre zarfında Kubâ’da derhal bir mescid yaptıran Hz. Peygamber bir cuma günü buradan ayrıldı ve Medine’ye yöneldi. Rânûnâ vadisine erişince Sâlim b. Avf kabilesine uğrayarak ilk cuma namazını kıldırdı; namazdan sonrasında da şehre ulaştı. Büyük bir kalabalık tarafınca coşkuyla karşılanan Resûl-i Ekrem, kendisini evlerine çağrı eden kimseleri kırmamak için güzel bir usul buldu ve devesi Kasvâ’nın özgür bırakılmasını isteyerek onun çöktüğü yere en yakın eve ineceğini söylemiş oldu. Devenin, sonrasında Mescid-i Nebevî’nin yapıldığı boş bir arsaya çökmesi üstüne de en yakındaki evin sahibi Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin misafiri oldu. Burada yedi ay kadar kaldıktan sonrasında mescidin bitişiğinde inşa edilen odalarına taşındı.

Allah Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir? 2021

Kaynaklarda Hz. Peygamber’in Mekke’den çıkışı, Kubâ’ya varışı ve Medine’ye girişi ile ilgili verilen tarihler oldukça farklıdır. Bunların incelenmesi sonunda, Mekkeliler’in 26 Safer (9 Eylül 622) Perşembe günü suikast sonucu aldıkları, durumu öğrenen Resûl-i Ekrem’in o gece şehri terkederek Sevr mağarasına gittiği, 27-28-29 Safer (10-11-12 Eylül 622) Cuma, Cumartesi ve Pazar günlerini mağarada geçirdiği, 1 Rebîülevvel (13 Eylül 622) Pazartesi günü mağaradan yola çıkmış olduğu, 8 Rebîülevvel (20 Eylül 622) Pazartesi günü Kubâ’ya indirilmiş olduğu ve 12 Rebîülevvel (24 Eylül 622) Cuma günü Medine’ye girmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicretiyle İslâm tarihinde yeni bir dönem adım atmıştır. Hadise yalnız bir mekân değişikliği boyutunda kalmamış, İslâm’ın daveti, teşrî faaliyeti ve siyaseti açısından bir dönüm noktası olmuştur. Bu sebeple hicretin ve muhacirlerin kıymet ve şerefinden bahseden pek fazla âyet ve hadis vardır. Meselâ bir âyette şöyleki denilmektedir: “Öne geçen ilk muhacirler ve ensarla onlara güzellikle tâbi olanlar, işte Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. Allah onlara içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler hazırlamıştır. İşte bu büyük kurtuluştur” (et-Tevbe 9/100). Hz. Peygamber de ensara karşı yapmış olduğu bir konuşmada, “Eğer hicret şerefi olmasaydı ben muhakkak ensardan bir birey olmak arzu ederdim” diyerek (Müsned, II, 315; Müslim, “Zekât”, 139) muhacirliğin şerefinin yerini hiçbir şeyin tutamayacağını belirtmiştir. Tüm müslümanlar da hicrete ve muhacirlere ayrı bir kıymet atfetmişlerdir. Sahâbeyi tabakalara ayıran İslâm âlimleri ilk sırayı daima muhacirlere vermişlerdir.

Hicretten sonrasında muhacirlerle ensar içinde tam bir kaynaşma ve dayanışmanın oluştuğu görülmektedir. Bunun sağlanmasında, İslâm’ın esasları ve mensuplarına telkin etmiş olduğu kardeşlik anlayışı kadar Hz. Peygamber’in uygulamaya koyduğu “muâhât” ameliyesinin de tesiri büyük olmuştur. Bu uygulama hicretten derhal sonrasında gerçekleştirilmiş ve Resûl-i Ekrem, ensarla muhacirleri bir araya getirerek her göçmen için ensardan bir kardeş belirleme etmişti. 186 ailenin kardeş ilân edilmiş olduğu bu uygulama yalnız şekilde kalmamış, muhacirler ve ensar kan bağından öte bir bağlılıkla birbirlerine bağlanmışlardı. Hatta mirasla ilgili âyetler gelinceye kadar bu kardeşler birbirine vâris dahi oluyorlardı. Siyasî, iktisadî, içtimaî, dinî ve askerî pek fazla yarar elde eden muâhât, İslâm toplumunun yapılanmasındaki görevi bakımından hicrete mana kazandırmış ve muhacirlerin Medine’deki hayatlarını kolaylaştırmıştır (ayrıyeten bk. MUÂHÂT).

Siyasî açıdan hicretin büyük bir değişime imkân sağlamış olduğu âşikârdır. Mekke’deki müşriklerin baskıları karşısında pek fazla eziyet ve işkenceye mâruz kalan müslümanlar hicret yardımıyla kuvvet bulmuş ve Hz. Peygamber’in önderliğinde bir devlete kavuşmuşlardır. Medine şehrinin o zamanki adı (Yesrib) “fesat” anlamındaki bir kökten geldiği için hicretten sonrasında Resûl-i Ekrem tarafınca “hoş ve güzel” mânasında Taybe yada Tâbe’ye çevrildi. Bununla beraber daha fazla Medînetü’r-resûl (Medînetü’n-nebî) ya da Medîne-i Münevvere adıyla anılan kent, müslümanların kurmuş oldukları devletin ilk başşehri oldu ve bu konumunu Hz. Osman’ın şehid edilmiş olduğu tarihe kadar korudu. Ayrıca Resûl-i Ekrem, Hz. İbrâhim’in hareminden (Mekke) sonrasında bu yeni merkezin de harem olmasını Allah’tan niyaz etmiş, niyazının kabulü üstüne de şehrin doğusundaki Harretüvâkım ve batısındaki Harretülvebere ile güneydeki Âir (Ayr) ve kuzeydeki Ufak Sevr dağları içinde kalan ve yarıçapı ortalama 22 km. olan daire şeklindeki alan şehrin harem bölgesi olarak kabul edilmiştir. Resûl-i Ekrem, Mekke’nin fethinden sonrasında ensara karşı vefa duygusuyla devinim edip Medine’yi bırakmamış ve vefatında Mescid-i Nebevî’deki hücre-i saâdetine defnedilmiştir.

Allah Hicret’in İslam Tarihindeki yeri ve önemi nedir? 2021

Hicretten sonrasında Hz. Peygamber İslâm devletinin kuruluşunu ilân etmiş ve diplomatik temaslarına derhal adım atmıştır. Yahudileri de içine alacak şekilde devletin ilk anayasasının belirlenmesini ve civardaki kabilelerle antlaşmalar yapılmasını bu çerçevede değerlendirmek gerekir (bk. ANAYASA; MEDİNE VESİKASI). Hicretin 6. senesinde (628) meydana getirilen Hudeybiye Antlaşması, daha evvel müslüman varlığını reddeden Kureyş’in de İslâm devletinin mevcudiyetini kabullenmek mecburiyetinde kaldığını gösterir. Resûl-i Ekrem, devletin teşkilâtlandırılması için ihtiyaç duyulan tüm emek harcamaları en yakın zamanda tamamlamaya çalıştı. Henüz hicretin 1. senesi dolmadan can ve mal güvenliğini sağlamak suretiyle çevreye silâhlı birliklerin gönderilmesi de bunu göstermektedir. Mekke döneminde kâfirlerin sataşmaları ve fiilî engellemelerine karşı sabır tavsiye edilirken Medine döneminde vaziyet değişmiş ve müslümanlara misillemede bulunma hakkı tanınmıştır. Fazla kısa bir sürede güçlenecek ve tarihte yeni oluşumlara neden teşkil edecek İslâm devletinin temelinde asla şüphesiz hicret vakası vardır.

Hicret teşrî açısından da büyük ehemmiyet taşımaktadır. Mekke döneminde nâzil olan âyetlerde tevhid, nübüvvet, âhiret benzer biçimde esas inanç mevzuları işlenip yakarma ve ahlâkla ilgili İslâm esasları konulurken hicretten sonrasında ferdî ve içtimaî yaşamı düzenleyen ahkâmla ilgili âyetler inmiş, yakarma ve muâmelâta dair hükümler konularak müeyyideler getirilmiş ve devletlerarası hukuku ilgilendiren kurallar belirlenmiştir. Hicretin, İslâm davetinin seyrinde ve dinin yayılışında da etkili olduğu malum bir husustur. Medine döneminde davetin önündeki engeller birer birer kaldırılarak müslümanlara ve Müslümanlığa meyli olan kimselere meydana getirilen baskılar kırılmış, böylece insanlara özgür iradeleriyle dinlerini seçme imkânı sağlanmıştır. Hicretten sonrasında her geçen gün kuvvetlenen devlet otoritesi İslâm’a duyulan ilginin artmasını elde etmiş, ayrıyeten kabileler ve aşiretlerle meydana getirilen görüşmeler sonucunda gerçekleşen toplu ihtidâlarla süratli bir yayılma sürecine girilmiştir. Hicretle müslümanların iktisadî ve ticarî imkânları da genişlemiştir.

Medine sürecinin ilk yıllarında İslâmiyet’i kabul eden çevredeki insanların Hz. Peygamber’in yanına hicret etmesi bir zorunluluktu ve imanla ilgili görülüyordu. Kur’an buna uymayanları şiddetle kınar ve onların âkıbetlerinin korkulu olacağını belirtir (en-Nisâ 4/97). Müminlere bu şekilde kimselerle yakın dostluk ilişkilerinin kesilmesi de emredilmiştir: “İman edip de hicret etmeyenler ise hicret edinceye kadar onlarla sizin hiçbir yakın dostluğunuz ve ilişkiniz olması imkansız” (el-Enfâl 8/72). Resûl-i Ekrem de kendisine inanç ve biat etmek suretiyle gelen kişilerden biat şartı olarak hicret etmelerini istiyordu (Buhârî, “Meġāzî”, 53; Müslim, “Birr”, 6). Medine’ye gelenlerin sonrasında oradan ayrılıp başka bölgelere yerleşmeleri hoş karşılanmıyordu. Hz. Peygamber’in, “Allahım! Ashabımın hicretini kesin kıl; onları topukları üstünde yine geriye döndürme” diye yakarış etmiş olduğu bilinmektedir (Müslim, “Vaṣıyye”, 5); nitekim hicret ettikten sonrasında Mekke’ye dönerek orada ölen Sa‘d b. Havle için fazla üzülmüştü (Müslim, “Vaṣıyye”, 5). Bu ve benzeri naslar dolayısıyla İslâm âlimleri bu devrede Medine’ye hicretin farz, sonrasında oradan ayrılmanın ise haram olduğu görüşüne varmışlardır. İslâmiyet kuvvet kazanıp, müslümanların bulundukları bölgelerde kendilerine meydana getirilen baskılar ortadan kalktıktan ve dinin esaslarını kolayca öğrenme imkânı doğduktan ve nihayet Mekke fethedildikten sonrasında hicret bir zorunluluk olmaktan çıkarılmıştır.

Bu aşama ehemmiyet verilmesine ilgili olarak hicretin daha Peygamber döneminde bir takvim ve tarih başlangıcı sayıldığı görülmektedir. Ashabın, Resûl-i Ekrem’in yaşamını Mekke ve Medine periyodu diye ikiye ayırması ve bu dönemlere ilişkin yılları birbirini tamamlayacak şekilde değil ayrı ayrı zikretmesi (Buhârî, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 28, 45, “Meġāzî”, 85; Müslim, “Feżâʾil”, 113, 118, 121, 123) bu hususun ilk işaretidir. Ayrıca İbn Şihâb ez-Zührî’den nakledilen bir rivayette, Resûl-i Ekrem’in Medine’ye erişince bir takvim hazırlanmasını istediği ve bunun üstüne hicretin gerçekleştiği rebîülevvel ayının tarih başlangıcı olarak belirlendiği ifade edilse de bu rivayet çok kabul görmemiştir (İbn Hacer, VII, 268). Hicretin resmen takvim başlangıcı sayılması Hz. Ömer zamanında 17 (638) senesinde gerçekleşmiştir (bk. TAKVİM).


BİBLİYOGRAFYA

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, “hcr” md.

İbnü’l-Esîr, en-Nihâye, “hcr” md.

Lisânü’l-ʿArab, “hcr” md.

et-Taʿrîfât, “hicret” md.

Wensinck, el-Muʿcem, “hcr” md.

Miftâḥu künûzi’s-sünne, “hicret” md.

M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “hcr” md.

Müsned, I, 348, 409, 430; II, 68, 315; III, 401; IV, 62, 99, 114, 223; V, 270, 363, 375; VI, 465, 466.

Dârimî, “Ṣalât”, 135, “Siyer”, 69.

Buhârî, “Îmân”, 4, “Cihâd”, 1, 27, 194, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 1, 27, 28, 45-48, “Meġāzî”, 53, 85, “Nikâḥ”, 92.

Müslim, “Zekât”, 139, “Vaṣıyye”, 5, 6, “İmâre”, 83-86, “Feżâʾil”, 113, 118, 121, 123, “Birr”, 6.

İbn Mâce, “Keffârât”, 12.

Ebû Dâvûd, “Cihâd”, 2, 4, “Vitir”, 11.

Nesâî, “Îmân”, 9, “Beyʿat”, 9, 12, 15, “Zînet”, 25.

İbn İshak, es-Sîre, s. 156-157, 205-210, 238-241.

İbn Hişâm, es-Sîre2, I, 321-331; II, 431-507.

İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, I, 217-239; III, 55-417; IV, 34-214; VIII, 36-301.

Belâzürî, Ensâb, I, 198-223, 257-271.

Ya‘kūbî, Târîḫ, II, 37-42.

Taberî, Târîḫ (Ebü’l-Fazl), II, 353-393.

Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb (Meynard), IV, 137-140.

Beyhakī, Delâʾilü’n-nübüvve (nşr. Abdülmu‘tî Kal‘acî), Beyrut 1405/1985, II, 430-521.

Reşîdüddîn-i Meybüdî, Keşfü’l-esrâr ve ʿuddetü’l-ebrâr, Tahran 1344 hş., I, 58.

İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 94-110.

Nevevî, Şerḥu Müslim, XI, 79-80; XIII, 6-9.

Zehebî, Târîḫu’l-İslâm: es-sîretü’n-nebeviyye, s. 281-338.

İbn Kayyim el-Cevziyye, Zâdü’l-meʿâd, III, 43-65.

İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 168-210.

İbn Hacer, Fetḥu’l-bârî (Hatîb), VII, 236, 268-312.

Süyûtî, el-Ḫaṣâʾiṣü’l-kübrâ (nşr. M. Halîl Herrâs), Kahire 1386/1967, I, 451-473.

Diyarbekrî, Târîḫu’l-ḫamîs, I, 320-343.

Mahmûd Şükrî el-Âlûsî, Bulûġu’l-ereb, III, 214-216.

L. Caetani, İslâm Tarihi (trc. Hüseyin Cahid), İstanbul 1924, III, 7-80.

W. Montgomery Watt, Mahomet à la Mecque (trc. F. Dourveil), Paris 1958, s. 180-195.

a.mlf., Mahomet à Médine (trc. S. M. Guillemin – F. Vaudou), Paris 1959, s. 13-14.

Hasan Fethü’l-bâb, ʿAlâ ṭarîḳı’l-hicre, Kahire 1390/1971.

Ahmed Abdülgafûr Attâr, el-Hicre, Mekke 1400/1980.

Abdülhamîd Zûzû, el-Hicre ve devrühâ fi’l-ḥareketi’l-vaṭaniyyeti’l-Cezâʾiriyye beyne’l-ḥarbeyn: 1919-1939, Cezayir 1985.

Mahmûd Ali el-Bablâvî, Târîḫu’l-hicreti’n-nebeviyye ve bedʾü’l-İslâm, Beyrut 1406/1985.

Şevkī Ebû Halîl, el-Hicre ḥades̱ün ġayyere mecra’t-târîḫ, Dımaşk 1406/1986.

Sa‘d el-Mersafî, el-Hicretü’n-nebeviyye ve devrühâ fî binâʾi’l-müctemaʿi’l-İslâmî, Beyrut 1409/1988.

Muhammed b. Muhammed Ebû Şühbe, es-Sîretü’n-nebeviyye fî ḍavʾi’l-Ḳurʾân ve’s-Sünne, Dımaşk 1988, I, 429-498.

Levent Öztürk, Hz. Muhammed’in Habeşistan’la Münasebetleri (yüksek lisans tezi, 1988, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü), tür.yer.

Fethî Gays, el-İslâm ve’l-Ḥabeşe ʿabre’t-târîḫ, Kahire, ts. (Mektebetü’n-nehdati’l-Mısriyye), s. 49.

M. Lokmân el-A‘zamî en-Nedvî, Müctemaʿu’l-Medîneti’l-münevvere fî ʿahdi’r-Resûl, Kahire 1989, s. 31-51.

Ahmed Abdülganî en-Necûlî el-Cemel, Hicretü’r-Resûl ve ṣaḥâbetühû fi’l-Ḳurʾân ve’s-Sünne, Mansûre 1989.

Muhammad Khalid Masud, “The Obligation to Migrate: The Doctrine of Hijra in Islamic Law”, Muslim Travellers: Pilgrimage, Migration and the Religious Imagination (ed. D. F. Eickelman – J. Piscatori), London 1990, s. 29-49.

Mehdî Rızkullah Ahmed, es-Sîretü’n-nebeviyye fî ḍavʾi’l-meṣâdiri’l-aṣliyye, Riyad 1412/1992, s. 257-306.

W. Madelung, “Has the Hijra Come to an End?”, REI, LIV (1986), s. 225-237.

P. Crone, “The First-Century Concept of Hiğra”, Arabica, XLI/3, Leiden 1994, s. 352-387.

B. Carra de Vaux, “Hicret”, İA, V/1, s. 476-477.

M. Akif Aydın, “Anayasa”, DİA, III, 153-154.

Müellif: Ahmet Önkal

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi
 

Kaynak: Diyanet Haber

Haber Kaynağı – Diyanethaber

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

İstircâ ne anlamına gelir? 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Sperrmüll Berlin

İstanbul escort Tuzla escort Acıbadem escort Bostancı escort Bağdat caddesi escort Erenköy escort Suadiye escort Küçükyalı escort Şerifali escort Kurtköy escort Sultanbeyli escort Göztepe escort Kayaşehir escort Çapa escort Bahçelievler escort Fatih escort Fındıkzade escort Beşiktaş escort escort girl dubai escort girls berlin seks hikayeleri sex hikayeleri sex izle sikiş kısa link