h Dolar 8,5651 %0.14
h Euro 10,1383 %0.14
h BIST100 1.359,55 %0.77
h Bitcoin 324836 %-4.59146
a Yatsı Vakti 02:00
İstanbul 30°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

Hz. Aişe (r.anha) kimdir? 2021

Hz. Aişe (r.anha) kimdir?

Hz. Aişe (r.anha) kimdir?

Hz. Ebû Bekir’in kızı, Hz. Peygamber’in hanımı ve Müminlerin anası olan Hz. Aişe’nin (r.anha) yaşamı 

Hz. Aişe (r.anha) kimdir?

Babası Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe, es-Sıddîk lakabıyla tanındığı için kendisine Âişe es-Sıddîka (es-Sâdıka) binti’s-Sıddîk denilmiştir. Annesi, Kinâne kabilesinden Ümmü Rûmân bint Âmir b. Uveymir’dir.

Bi‘setin 4. senesinde (614) Mekke’de dünyaya geldi. Onun daha evvel doğduğunu ve dolayısıyla Hz. Peygamber ile evlendiğinde on dört ile on sekiz yaşlarında bulunduğunu ileri devam eden bazı modern araştırmacıların (bk. Süleyman Nedvî, V, 12-25; Akkād, s. 39, 59-60) dayandıkları rivayetler sağlam değildir. İbn İshak, Hz. Ebû Bekir’in daveti ile müslüman olanları sıralarken Hz. Âişe’nin de adını verir ve o sıralarda yaşlarının minik bulunduğunu zikreder. Hz. Âişe’nin, “Ben ebeveynimi bildim bileli onları müslüman buldum” (Buhârî, “Kefâlet”, 4) ifadesinden kendisinin bi‘set-i nebeviyyeden sonrasında doğduğu anlaşılmaktadır. Çocukluğu ile ilgili çok informasyon yoktur. Hz. Peygamber ile nikâhı hicretten evvel Mekke’de kıyılmıştır. Babası Resûl-i Ekrem ile daha evvel hicret etmiş olduğu için aynı sene (622) anası, ağabeyi Abdullah, kız kardeşi Esmâ, Hz. Peygamber’in hanımı Sevde, kızları Fâtıma ve Ümmü Külsûm ile beraber Medine’ye hicret etti. Önceleri Medine’nin havasına alışamadığı için babası benzer biçimde rahatsızlandı. Ancak kısa bir süre sonrasında sağlığına yine kavuştu. Hicretin 2. senesi Şevval ayında (Nisan 624, iki bayram içinde) Hz. Peygamber’le evliliğe ilk adımını attı (Zehebî, II, 141-142). Düğün tarihini hicretin 1. senesi Şevval ayı (Nisan 623) olarak kabul edenler de vardır. Hz. Ebû Bekir, düğünü sebep geciktirdiğini Hz. Peygamber’e sormuş, mehir parasını temin edemediği için tehir ettiğini öğrenince gereksinim duyan 500 dirhemi ona ödünç vermişti.

Hz. Âişe Resûl-i Ekrem ile evlendikten sonrasında üstün bir mevkie ve haklı bir şöhrete ulaştı. Peygamber hanımlarının müminlerin anneleri (ümmehâtü’l-mü’minîn) olduklarını beyan eden ve Hz. Peygamber’den sonrasında, başkalarının onlarla evlenmesini ebediyen yasaklayan Kur’an âyetleri (bk. Ahzâb 33/6, 53) gereğince “ümmü’l-mü’minîn” diye anılmaya başladı.

Hz. Âişe’nin Bedir Gazvesi’ne iştirak ettiğine dair bazı rivayetler vardır. Ancak bunu Hz. Peygamber ile izdivacının Bedir’den sonrasında vuku bulduğuna dair rivayetle bağdaştırmaya imkân yoktur. Uhud Gazvesi’nde sırtında su taşıma, haber toplama ve yaralılara bakma benzer biçimde sona hizmetlerde çalışmıştır (Vâkıdî, I, 249, 265, 292). Hendek Savaşı’nda ise Benî Hârise kabilesinin kalesinde Sa‘d b. Muâz’ın annesiyle beraber bulunmuştur. Hudeybiye Musâlahası’na da katılmış, Hayber’in fethinden sonrasında Hz. Peygamber başka hanımlarıyla beraber ona da bir miktar pay ayırmıştır. Hz. Ömer Hayber yahudilerini Filistin taraflarına sürdüğü vakit, Hz. Peygamber’in hanımlarını Hayber’deki hisselerini ürün yada toprak olarak almakta özgür bırakmış, Hz. Âişe toprak almayı tercih etmiştir. Mekke fetih edilmesi için hazırlıklara başladığında seferin ne tarafa olacağını herkesten gizleyen Hz. Peygamber bunu bir tek Âişe’ye bildirmiş, Hz. Ebû Bekir bu hazırlığın Mekke için bulunduğunu kızından öğrenmişti. Hicretin 10. senesinde meydana getirilen Vedâ haccına başka ümmehâtü’l-mü’minîn ile beraber iştirak etmiştir.

Hz. Âişe’nin iştirak etmiş olduğu en önemli seferlerden biri, hicretin 5. senesi (bazı kaynaklara gore 6. sene) Şâban ayındaki (Ocak 627) Benî Mustaliḳ Gazvesi’dir. Hz. Peygamber sefere çıkarken Hz. Âişe’yi de yanına almış, harp sonrası Medine’ye dönülürken ordunun konakladığı bir yerde Hz. Âişe devesinden (mahmil) inip bir ihtiyacını gidermek için ordugâhtan birazcık uzaklaşmış, dönüşünde boynundaki gerdanlığın düştüğünü farketmişti. Gerdanlığı aramaya çıkmış olduğu sırada onun mahmilde olduğu düşünülerek orduya devinim emri verilmişti. Hz. Âişe sona dönünce konak yerinde kimseyi bulamadı ve kendisini almaya gelecekleri ümidiyle beklemeye başladı. Ordunun artçısı Safvân b. Muattal Hz. Âişe’yi görünce onu devesine bindirip orduya yetiştirdi. Bu muharebeye katılmış olan münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl, Hz. Âişe aleyhine karacılık ve dedikoduya başladı. Bazı müslümanlar da onun bu çirkin iftirasına alet oldular. Hz. Peygamber ve Âişe’nin ebeveyni dedikodular sebebiyle fazla üzüldüler. Savaş dönüşü bir ay kadar hastalanan Hz. Âişe, kendisine meydana getirilen bu iftirayı fazla sonrasında tesadüfen öğrendi, Hz. Peygamber’den izin alıp babasının evine gitti ve üzüntüsünden günlerce ağlayıp ıstırap çekti. Nihayet Nûr sûresinin 11-21. âyetleri nâzil oldu ve Allah Teâlâ meydana getirilen dedikoduların tamamen mesnetsiz bulunduğunu ve Âişe’ye karacılık edildiğini bildirdi. Bu âyetlerin nâzil olmasıyla fazla sevinen Hz. Ebû Bekir ile hanımı Ümmü Rûmân, kızlarına Hz. Peygamber’e gidip teşekkür etmesini söyledilerse de Hz. Âişe, “Hayır! Vallahi gitmem! Ben yalnızca suçsuz olduğumu ortaya çıkaran Allah’a hamdederim” dedi (Buhârî, “Şehâdât”, 15) (daha geniş informasyon için bk. İFK HADİSESİ). Hz. Âişe katılmış olduğu bir başka seferde (Mekke fetih edilmesi ya da Zâtürrikā‘) kardeşi Esmâ’dan ödünç almış olduğu gerdanlığı tekrar yitirdi. Hz. Peygamber gerdanlığın aranması için bazı kimseleri gönderdi. Müslümanlar susuz bir yerde bulunuyorlardı. Sabah namazı vakti yaklaştığı ve su da olmadığı için gerek Hz. Ebû Bekir gerekse başka bazı müslümanlar Hz. Âişe’ye fazla kızdılar. Bunun üstüne teyemmüm âyeti nâzil oldu. Babası ve başka müslümanlar hayırlı bir işe vesile olduğundan ona yakarış ettiler.

Hz. Peygamber hicretin 11. senesi Safer ayının (Mayıs 632) nihayet haftasında rahatsızlanınca, başka hanımlarının iznini alarak Hz. Âişe’nin odasına geçti ve mübârek başı onun kucağında olmasına rağmen vefat etti ve onun odasına defnedildi. On sekiz yaşlarında dul kalan Hz. Âişe, Peygamber hanımlarının başkalarıyla evlenmelerini yasaklayan Kur’an hükmüne uyarak tekrar evlenmedi. Hz. Peygamber’den sonrasında kırk yedi sene daha yaşadı ve altmış beş (yada atmış altı) yaşlarında iken 17 Ramazan 58 (14 Temmuz 678) Çarşamba gecesi, vitir namazını kıldıktan sonrasında Medine’de vefat etti. 56, 57 yada 59 yıllarında 19 yada 13 Ramazan’da vefat etmiş olduğu de rivayet edilmiştir. Ölümü Medine’de büyük bir üzüntüyle karşılanmış, cenazesi aynı gece kaldırılmıştır. Kadınlar da iç olmak suretiyle Medine ve civarındaki bölgelerde yaşayan tüm halk geceleyin Cennetü’l-bakī‘a gelmiş, cenaze namazı mezarlığın ortasında Medine vali vekili Ebû Hüreyre tarafınca kıldırılmış, vasiyeti üstüne oraya defnedilmiştir. Onu kabre adam ve kız kardeşlerinin evlatları (Kāsım b. Muhammed, Abdullah b. Abdurrahman, Abdullah b. Muhammed b. Abdurrahman, Urve b. Zübeyr ve Abdullah b. Zübeyr) koymuşlardır.

Hz. Âişe gelişmesini, yetişmesini ve şahsiyetinin olgunlaşmasını Peygamber evinde tamamlama imkânı buldu. Evladı olmadı. Bununla beraber, Araplar’da anne ve babaların büyük adam çocuğun adını künye olarak almaları âdeti sebebiyle bir künyesi olmadığına üzüldüğünü söyleyince, Hz. Peygamber ona kız kardeşi Esmâ’nın oğlu Abdullah b. Zübeyr’e nisbetle Ümmü Abdullah künyesini vermişti. Hz. Peygamber onu fazla sevilmiş olduğu için kendisine Ayşe (عيشة), Uveyş (عويش) ve Âiş (عائش) diye de hitap ederdi. Ayrıca ak tende olmasından dolayı Hz. Âişe’ye Hümeyrâ (حميراء) denildiği, kendisine Hz. Peygamber’in bu şekilde hitap etmiş olduğu de rivayet edilmiştir. Hz. Ali bir hadis rivayetinde ondan “Resûlullah’ın sevgilisi” (خليلة رسول الله) diye söz etmiş, tâbiînden Mesrûk ise Hz. Âişe’den rivayet etmiş olduğu hadislerin senedinde, “Allah’ın sevgilisinin sevgilisi, semadan inen âyetle temize çıkan” ifadesini kullanmıştır. Hz. Âişe ile Hz. Peygamber arasındaki aile bağları sevgi, anlayış ve saygı esası üstüne kurulmuştur. Kendisine büyük yakınlık ve sevgi gösteren Hz. Peygamber ile koşu yapmış olduğu, onun omuzuna dayanarak Mescid-i Nebevî’de mızraklarıyla harp oyunları oynayan Habeşliler’i seyrettiği ve Hz. Peygamber’e nazlanmaktan hoşlanılmış olduğu bilinmektedir. Hz. Peygamber de onunla bir arada bulunmaktan, özellikle gece seyahatlerinde kendisiyle söyleşi etmekten, davetlere onunla beraber katılmaktan (bk. Müslim, “Eşribe”, 139), sorularına yanıt vermekten pek memnun olurdu. Esasen Hz. Âişe zekâsı, anlayışı, güçlü hâfızası, güzel hitabı, Kur’ân-ı Kerîm’i ve Hz. Peygamber’i en iyi şekilde anlamaya emek vermesi benzer biçimde vasıfları yardımıyla Hz. Peygamber’in yanında müstesna bir mevki kazanmıştır. Hz. Peygamber onun kabiliyetlerinin gelişmesine yardım edince baba evindeki eğitimi, vahyin aydınlattığı Peygamber evinde daha da gelişti, olgunlaştı ve derinleşti. Bilemediklerini, anlayamadıklarını, tamamlanmamış ve yanlışlarını, hatta Kur’an ile Hz. Peygamber’in hadisleri arasındaki kendi anlayışına gore farklılık arzeden hususları Hz. Peygamber’e sormak ve onunla görüşme etmek benzer biçimde güzel bir alışkanlığı vardı.

Hz. Peygamber, hanımları içinde Hz. Hatice’den sonrasında en fazla onu sevmiş, dünyada en fazla kimi sevilmiş olduğu sorusuna karşılık olarak onun adını vermiş ve bu sevgisini dile getirmiştir. Hanımları içinde yalnızca Âişe ile beraber bulunduğunda kendisine vahiy geldiğini açıklaması, onun başka hanımlarından daha faziletli bulunduğunu ve Hz. Peygamber’in ona duyduğu sevginin -Zehebî’nin söylediği gibi- ilâhî kaynağa dayandığını göstermektedir (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 141-143). Sahâbîler Hz. Peygamber’e sunacakları armağanları onun odasında bulunmuş olduğu günlerde takdim ederlerdi. Hanımları içinde Hz. Peygamber’i en çok imrenen ve sevgisini kazanmak için en fazla çaba sarfeden de o idi. Hz. Peygamber’in fazla sevilmiş olduğu ve hâtırasını daima canlı tuttuğu Hz. Hatice’yi bile imrenir ve bu husustaki hislerini Resûl-i Ekrem’e ifade etmekten çekinmezdi. Hz. Peygamber de ona Hz. Hatice’nin faziletlerini sayar, ondan evlatları bulunduğunu söylerdi.

Ev işlerini kendisi yapardı. Hz. Peygamber ile beraberken onunla söyleşi eder ve nâfile yakarma ile meşgul olurdu. Kadınlarla namaz kılarken onlara imamlık ederdi.

Hz. Peygamber’e karşı beslediği derin sevgi yanında ona itaat ve emirlerine dikkat etmekle de temayüz etmişti. Geceleri namaz kılar, günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Kimsenin aleyhinde konuşmayı sevmezdi. Kanaatkâr, mahviyetkâr, mütevazi, hem de vakur ve eli açık idi. Öksüz ve fukara evlatları himayesine alır, onların terbiye ve yetiştirilmesine özen eder, sonrasında da kendilerini evlendirirdi. Birfazla köle ve câriyesini âzat etmiştir; bazı rivayetlerde sayıları altmış iki olarak zikredilen bu âzatlılardan bir kısmı bilim ve hadisle meşgul olmuştur. Hz. Peygamber’in başka hanımlarıyla, kızı Fâtıma, Hz. Ali ve başka sahâbîlerin faziletlerine dair birçok hadisi rivayet etmek ve onları ümmete tanıtmak suretiyle âlicenap bulunduğunu da göstermiştir.

Siyasî Hayatı

Hz. Âişe, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in halifeliği esnasında herhangi bir siyasî faaliyette bulunmadı. Onun her iki halife ile münasebetleri karşılıklı saygı ve anlayış içinde geçti. Hz. Ebû Bekir, Hz. Peygamber’in verdiği bazı arazi gelirlerini ümmehâtü’l-mü’minîne, kızı da iç olmak suretiyle, aynen vermeye devam etti. Vefatından evvel fazla sevilmiş olduğu kızına, Bahreyn’deki bir araziyi iktâ olarak bıraktı. Ayrıca kendisinin Hz. Peygamber’in yanına defnedilmesi için ondan izin aldı.

Hz. Ömer, Hz. Âişe’ye yılda 12.000 dirhem tahsis etti. Bu miktar Hz. Peygamber’in başka hanımlarının gelirlerinden çok idi. Hz. Ömer hanımlarla ilgili fıkhî meselelerde daima Hz. Âişe’nin görüşünü alırdı. Bir suikast sonucu ağır yaralanınca, Hz. Peygamber’in ayak ucuna defnedilmesi için, kızı Hafsa vasıtasıyla ondan izin istedi. Hz. Âişe kendisi için düşündüğü bu yere, “Ömer’i kendime yeğlerim” diyerek onun defnedilmesine izin verdi ve böylece büyük bir feragat ve kadirşinaslık örneği gösterdi. Hz. Ömer’in defnedilmesine kadar Resûlullah’ın kabrini serbestçe ziyaret ederken sonrasında ziyaretlerine örtünerek devam etti.

Hz. Osman’ın on iki senelik hilâfetinin birinci yarısında ilk iki halife dönemindeki yaşamını sürdürdü. Ancak Hz. Osman’ın bazı karar ve tasarruflarının aleyhinde faaliyetlerin başladığı ikinci devrede, halifeye karşı nihayet aşama sert davranan karşıcılık hareketinin başlangıcında yer aldı. Çeşitli bölgelerden şikâyet için Medine’ye gelenler ondan halifeyi bazı tayinlerden vazgeçirmesini isterlerdi. Bu sebeple, halifenin süt kardeşleri olan Mısır Valisi İbn Ebû Serh ile Kûfe Valisi Velîd b. Ukbe’nin azledilmelerini ısrarla talep etti. Öte taraftan halife, Abdullah b. Mes‘ûd ile Ammâr b. Yâsir’den kendilerinde bulunan mushafları getirip teslim etmelerini istemiş, teklifi kabul edilmeyince onlara karşı olumsuz bir tavır takınmıştı. Bunun üstüne Hz. Âişe halifenin çekilme etmesini istedi. Hz. Osman’ın onun şikâyetlerinden ve muhalefetinden fazla rahatsız olduğu rivayet edilir.

Böylece siyasî vakalara karışan Hz. Âişe, Hz. Osman’ın evinde muhasara edilmiş olduğu sırada haccetmek suretiyle Medine’den ayrılıp Mekke’ye gitti. Başta Mervân b. Hakem olmak suretiyle bazı kimseler bu şekilde eleştiri bir dönemde onun Medine’de kalmasını istediler; sadece o bu istekleri reddetti. Halifenin şehid edildiğini, yerine Hz. Ali’nin halife bulunduğunu Medine’ye dönerken yolda Talha ve Zübeyr’den öğrendi. Onlar Hz. Ali’ye istemeyerek biat ettiklerini, lakin sonrasında bu biattan vazgeçtiklerini söylediler. Bunun üstüne Hz. Âişe onlarla beraber Mekke’ye döndü. Hz. Osman’ın öldürülmesine karşı çıkanlar ile özellikle Ümeyyeoğulları’nın bazı mensupları onun çevresinde toplanarak halifenin öcünü almak ve müslümanlar arasındaki ihtilâflara nihayet vermek suretiyle, Medine yada Şam yerine Basra’ya gitmeye onu ikna ettiler. O da etrafına toplananlarla beraber, iddia edildiğinin aksine, Hz. Ali’ye karşı hiçbir kırgınlığı olmadığı halde Hz. Osman’ın katillerini cezalandırmak ve müslümanları içinde bulundukları fitneden kurtarmak için Basra’ya devinim etti. Nitekim Hav’eb’den sona dönmek isteyince başta Zübeyr olmak suretiyle derhal hepimiz ondan sona dönmemesini rica etmiş ve kim bilir Allah Teâlâ’nın onun yardımıyla müslümanlar içinde sulh ve huzuru temin edeceğini söylemişlerdi. Yine Amre bint Abdurrahman’ın rivayetine gore Hz. Âişe, iki mümin grup içinde harp çıkarsa saldırgan yan Allah’ın emrine dönünceye kadar onlarla savaşmayı ve sonunda tarafların arasını bulup hak dairesinde uzlaştırmayı emreden âyet-i kerîmenin (el-Hucurât 49/9) hükmüne uyarak vakalar karşısında ilgisiz kalmamış ve bir tek dahil muharebeye nihayet vererek müslüman kanının haksız yere akıtılmasını önlemek gayesiyle yola çıkmıştır. Hz. Âişe ve maiyetindekiler Basra’ya varınca Hz. Ali’nin valisi Osman b. Huneyf’i minik bir çatışmadan sonrasında bertaraf edip şehre başat oldular.

Suriye’ye Muâviye üstüne yürümek için hazırlık yapmakta olan Hz. Ali bu gelişimleri öğrenince Medine’den Irak’a devinim etti. Hz. Âişe ile Hz. Ali içinde çeşitli mektuplaşmalar ve müzakereler olmuşsa da 36 senesi Cemâziyelâhirinde (Aralık 656) müslümanlar arasındaki ilk kanlı çarpışma engellenemedi. Bu vaka, Hz. Âişe’nin savaşı devesinin üstünde yönetim etmesinden dolayı Cemel Vak‘ası diye ünlü oldu. Sonunda Hz. Âişe tarafı savaşı yitirdi. Hz. Ali kendisine tutsak muamelesi yapılmasına izin vermedi. Kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir’in nezaretinde onu evvel Basra’ya, kendisine 12.000 dirhem verdikten sonrasında, oradan yanına katmış olduğu Basralı kırk hanımla beraber Medine’ye gönderdi. Fakat Hz. Âişe o sene da hacca iştirak etmek istediğinden evvel Mekke’ye gitti. Oradan da Medine’ye döndü. Sadece Allah’ın emrini yerine getirmek gayesiyle katılmış olmasına karşın, Hz. Osman’ın halifeliğinin nihayet yıllarında başlayıp Cemel Vak‘ası’yla nihayetlenen siyasî faaliyetleri sonraları onu fazla üzmüştür. Birfazla müslümanın ölümüne neden olan bu acı vakaları yaşamaktansa daha evvel ölmeyi tercih ettiğini söylemiş, Peygamber hanımlarının evlerinde oturmalarını emreden âyeti (el-Ahzâb 33/33) her okudukça kafa örtüsü ıslanıncaya kadar ağlamıştır. Cemel Vak‘ası’ndan sonrasında Medine’de sakin bir yaşam sürmüş, tekrar siyasete karışmamış ve Hz. Ali ile barışmıştır. Ancak Muâviye devrindeki bazı icraatı eleştiri etmekten çekinmemiştir. Hz. Ali ve taraftarlarına sövmeyi reddeden sahâbî Hucr b. Adî’nin öldürülmesinden dolayı Muâviye’ye çıkışması da bu kabildendir. Bazı Şiîler’in, Hz. Hasan’ın Resûl-i Ekrem’in yanına defnedilmesine onun izin vermediğini iddia etmeleri doğru değildir. Hz. Âişe bunu uygun görmüş, sadece başta Medine Valisi Mervân b. Hakem olmak suretiyle Emevî ileri gelenleri istemediği için Hz. Hasan oraya defnedilememiştir.

İlmî Hayatı

Hz. Peygamber vefat etmiş olduğu vakit fazla genç olmasına karşın Kur’ân-ı Kerîm’i ve Hz. Peygamber’in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza eden sahâbîlerin başlangıcında yer alır. O hem baba evinde, hem Peygamber’in yanında zekâsı, anlayış kabiliyeti, öğrenme arzusu, güçlü hâfızası, aşk ve imanı yardımıyla en iyi şekilde yetişti ve başkalarına nasip olmayan bilgiler edindi. Arap dilini maharetle kullanımı yanında Arap şiirini de fazla iyi bilirdi. Lebîd’in birçok beyti, Kâ‘b b. Mâlik’in derhal tüm kasideleri, Hassân b. Sâbit ve Abdullah b. Revâha’nın manzumeleri onun ezbere bilmiş olduğu şiirler içinde yer alır. Kur’an ve hadisin anlaşılması için olmasıyla birlikte Arap dili bakımından da şiirin önemine işaret ederek, “Çocuklarınıza şiir öğretiniz ki dilleri tatlansın” derdi.

Hz. Âişe fesahat ve belâgatıyla da meşhur bir hatip olduğundan hitabı insanlara fazla etki ederdi. Babasının vefatı üstüne kabri başlangıcında yapmış olduğu yakarış, Cemel Vak‘ası’ndaki hutbesi ve bazı mektupları onun edebî kabiliyetini gösteren başyapıt örneklerdir. Babası ile alakalı hutbesini Muhammed b. Kāsım el-Enbârî Şerḥu Ḫuṭbeti ʿÂʾişe Ümmi’l-müʾminîn fî ebîhâ adıyla şerhetmiş ve bu şerh bir risâle halinde Selâhaddin el-Müneccid tarafınca yayımlanmıştır (MMİADm., 1962, 16 sayfa; Beyrut 1950, 40 sayfa). Ayrıca Arap zamanı, ensâb bilimsel, Câhiliye çağının içtimaî vaziyeti, örf ve âdetleri ile ilgili geniş informasyon sahibi idi. Şiir ve yazın ile tarih ve ensâbı, bu mevzularda uzmanlık derecesinde informasyon sahibi olan babası Hz. Ebû Bekir’den öğrenmişti. Ahlâk ve davranışlarında olduğu benzer biçimde ilme merakı bakımından da babasına benzemişti. Hz. Peygamber’den almış olduğu feyiz yardımıyla İslâm esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Kur’ân-ı Kerîm’i tefsir etti. Sünnet-i nebeviyyeyi nakl ve şerhetmekle kalmadı, hem de onun doğru anlaşılması hususunda ilmî eleştiri zihniyetini ortaya koydu. Minik yaşından başlayarak Kur’an’ı ezberlemeye başlamış, âyetlerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Bilhassa Medine’de nâzil olan âyetlerin nüzûl sebeplerini, delâletlerini, tahlil ve değerlendirmelerini ve her âyetle nasıl ne şekilde istidlâl edilip ahkâm çıkarılacağını fazla iyi bilirdi. Kur’an’ı en iyi anlayanlardan biriydi. Sünneti de fazla iyi anlamış olan Hz. Âişe, hadislerden istinbât ve benzetme suretiyle yeni hükümler çıkardı. Onun ictihad ve fetvaları, kendisinin bir fakih ve müctehid olarak kabul edilmesini sağlamış oldu. Hz. Peygamber’in ashabı içinde, fazla sayıda fetva vermesiyle ünlü olan yedi kişiden biri de Hz. Âişe’dir. Birfazla fıkhî sorun yanında usûl-i fıkıh, hikmet-i teşrî ve özellikle ferâiz sahalarında derin bir kültür ve anlayışa sahipti. Talebelerinden Kûfe fakihi Mesrûk’un söylediğine gore, ashabın büyükleri ferâize dair meseleleri hep ondan sorarlardı. Hadis ve fıkıh kaynaklarında onun bazı sahâbîlerden değişik fetvalarının geniş yer tuttuğu görülür. Tâbiîn devrinin birçok hukukçusu, yüksek seviyedeki hukuk bilgisinden yararlanmak suretiyle kendisiyle ilmî istişarelerde bulunmuştur. İslâm hukuku sahasındaki görüşleri yeğenleri Kāsım, Urve ve başka talebeleri tarafınca nakledilmiştir.

Kuvvetli hâfızası yardımıyla Hz. Peygamber’in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında emsalsiz hizmetler ifa etti. Rivayet etmiş olduğu hadislerin sayısı 2210’dur. Bunlardan Buhârî ve Müslim’in Ṣaḥîḥ’lerinde rivayet ettikleri 297 hadisin 174’ü her iki eserde, elli dördü yalnız Buhârî’de, altmış dokuzu da yalnız Müslim’de yer verilmiştir. O hem Hz. Peygamber’in başka hanımlarından, hem de Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Mâlik haricinde başka tüm sahâbîlerden çok hadis rivayet etmiş olan tek hanımdır. Binden çok hadis rivayet eden ve “müksirûn” diye adlandırılan yedi sahâbînin dördüncüsü oldu. Rivayet etmiş olduğu hadislerin çoğunu direkt doğruya Hz. Peygamber’den nakletmiştir. Bununla beraber bazı hadisleri babasından, Hz. Ömer, Hz. Fâtıma, Sa‘d b. Ebû Vakkās, Hamza b. Amr el-Eslemî ve Cüdâme bint Vehb el-Esediyye’den almıştır. Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Ebû Mûsâ el-Eş‘arî benzer biçimde bazı sahâbîler başta olmak suretiyle Hz. Âişe’den hadis nakledenlerin sayısı 200’den fazladır. Bunlar içinde, kız kardeşi Esmâ’nın oğulları Abdullah b. Zübeyr ile Urve b. Zübeyr, kardeşi Muhammed’in oğulları Abdullah ile Kāsım, tâbiîn neslinin ileri gelenlerinden Saîd b. Müseyyeb, Süleyman b. Yesâr, Şa‘bî, Atâ b. Ebû Rebâh, Mücâhid, İbn Sîrîn, Mesrûk zikredilebilir. Kadınlardan da kardeşi Abdurrahman’ın kızları Hafsa ve Esmâ ile Âişe bint Talha, Hasan-ı Basrî’nin anası Hayre ve ondan nakledilen hadisleri en iyi bilen Amre bint Abdurrahman sayılabilir. Rivayet etmiş olduğu hadislerin sebeb-i vürûdunu ve delâletlerini beyan eder, ayrıyeten Kur’ân-ı Kerîm’e muhalif bir öğe ihtiva edip etmemesi bakımından onları incelemeye tâbi meblağ, bazı sahâbîlerin rivayet esnasında yaptıkları hataları düzeltirdi. Bir kısım hadislerin kafa yada nihayet taraflarının, ya da esbâb-ı vürûdunun iyi bilinmemesinden meydana gelen hataları düzeltirken “yanıldı”, “unuttu”, “hadisin kafa tarafını nakletmeyip sonunu nakletti” benzer biçimde ifadeler kullanarak İslâm dünyasında eleştiri zihniyetinin gelişmesine öncülük etti.

Aralarında bazı ünlü sahâbîlerin de bulunmuş olduğu çağdaşlarından kimlerin hangi yanlışlarını tashih etmiş olduğu ve bu yanlışların hangi sebeplerden ileri geldiğini gösteren istidrâkleri hususunda bağımsız eserler kaleme alınmıştır. Bu sahada malum en eski yapıt, Ebû Mansûr Abdülmuhsin b. Muhammed eş-Şîhî el-Bağdâdî’nin (ö. 489/1096), içinde yirmi beş hadisin yer almış olduğu bildirilen İstidrâkü Ümmi’l-müʾminîn ʿÂʾişe ʿale’ṣ-ṣaḥâbe adlı risâlesidir. Adının el-Kifâye olması da olası olan bu eserin Haydarâbâd Saîdiyye Kütüphanesi’nde (Hadis, nr. 360) bir nüshası olduğu bildirilmektedir (Hatiboğlu, s. 61). Hz. Âişe’nin istidrâklerine dair ikinci ve en geniş yapıt, Türk asıllı Mısırlı âlim Bedreddin ez-Zerkeşî’nin el-İcâbe li-îrâdi me’stedrekethü ʿÂʾişe ʿale’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Saîd el-Efgānî, Beyrut 1970) adlı kitabıdır. Bu eserin telhisi sayılabilecek bir başka çalışma, Süyûtî’nin ʿAynü’l-iṣâbe fi’stidrâki ʿÂʾişe ʿale’ṣ-ṣaḥâbe (Dımaşk 1983) adlı eseridir.

Hz. Âişe’nin naklettiği hadislerin muhtevaları incelendiğinde, başta Resûlullah’ın peygamberliği, aile yaşamı, günlük yaşayışı, savaşları, Vedâ haccı, vefatı ve ahlâkı olmak suretiyle, Câhiliye çağı zamanı, bayanlara dair hükümler, Mekke ve Medine devirlerindeki müslümanların çeşitli faaliyetleri, ibadetler ve ibadetler zamanı, rü’yetullah, gaybın bilinmesi, kıyamet, ölüm ve âhiret hayatına dair bazı kelâmî sorun ve haberleri ihtiva etmiş olduğu görülür.

Hz. Âişe’nin en belirgin özelliklerinden biri de İslâm dininin esaslarını anlatmak hususundaki faaliyetleridir. Hz. Peygamber’den sonrasında onun evi, hanım adam, büyük minik birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği, var ise sorusunu sorup yanıtını almış olduğu bir bilim ve irfan ocağı oldu. Ashaptan bazılarının vefat etmiş olması, birçoğunun da fetihler sebebiyle çeşitli bölgelere gitmesi sonucunda Medine’de fazla azca sahâbî kalmıştı. Hz. Âişe’nin varlığı yardımıyla, “Peygamber şehri Medine” bilim merkezi olmaya devam etti. Bu şehirde onun senelerce devam eden eğitim ve öğretim faaliyetleri sonunda, İslâm ilimlerinin temellerinin atılması ve ilmî hareketin gelişmesi yanında, hadis ve fıkıh sahalarında Medine ekolü teşekkül etti. Hz. Âişe, yalnızca şifahî sorularla değil hem de çeşitli kent ve bölgelerde yaşayan müslümanların mektupla sordukları sorulara da cevaplar vermiştir. Böylece hadislerin ve bazı fıkhî meselelerin yazılmasına da öncülük etmiş oldu. Diğer taraftan 23 (644) yılından vefatına kadar her sene hac için Mekke’ye gittiğinde, çeşitli yerlerden gelenlerin kendisini çadırında ziyaret etmelerine ve sual sormalarına izin verdi. Hz. Peygamber zamanından adım atmak suretiyle hanımefendilerin eğitim ve öğretimiyle fazla yakından meşgul oldu; çevresinde ders dinleyen ve hadis nakleden birçok kız ve hanım yer aldı. Böylece o hem bizzat, hem de yetiştirdiği öğrencileri ile İslâm dünyasında hanımefendilerin ilimle meşgul olmaları icap ettiğini, hiçbir tereddüde alan vermeyecek şekilde göstermiş oldu.

Hz. Âişe İslâm dünyasının en ünlü hanımlarından biridir. Hz. Peygamber’in hanımı olması yanında İfk Hadisesi, îlâ ve tahyîr vakaları dolayısıyla kendisi ile ilgili Kur’an âyetleri nâzil olmuştur. Onun yaşamı ve şahsiyeti ile rivayet etmiş olduğu hadisler, istidrâkleri, fetvaları, siyasî faaliyetleri ile ilgili tefsir, hadis ve fıkıh külliyatı, siyer ve megāzî, tarih ve tabakat, şiir ve yazın kitaplarında pek fazla belge ve geniş informasyon bulunmaktadır. Hz. Peygamber’in hanımları ile ilgili yazılmış bağımsız eserler de dikkate alınırsa Hz. Âişe’nin biyografisi için başvurulması ihtiyaç duyulan kaynakların fazla varlıklı olduğu görülür.

Hz. Âişe ile alakalı bağımsız eserler şöylece sıralanabilir: Abdülcelîl b. Muhammed el-Kazvînî’nin, Tenzîhü ʿÂʾişe ʿani’l-fevâḥişi’l-ʿaẓîme’si (Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 500); Abdülkādir b. Muhammed eş-Şâzelî’nin 1090’da (1679) yazdığı Reddü’l-ʿuḳūli’ṭ-ṭaʾişe fî ma’ḫtuṣṣat bihî Ḫadîce ve ʿÂʾişe (Rabat, Hizânetü’l-melekiyye, nr. 296); Abdullah b. İbrâhim Mîrganî el-Hüseynî’nin 1168’de (1755) değindiği el-Cevheretü’ş-şifâfiyye fî baʿżı menâḳıbi’s-Seyyide eṣ-Ṣıddîḳıyye (bk. Müneccid, s. 220); müellifi bilinmeyen, Ḥadîs̱ü nikâḥı Muḥammed min Ḫadîce ve Ḥadîs̱ü nikâḥı Muḥammed min ʿÂʾişe (Berlin Ktp., nr. 9631). Hz. Âişe’nin hayatında mühim bir yeri olan ifk ve Cemel vak‘alarıyla ilgili kitaplar da yazılmıştır.

Hz. Âişe’nin babası ile alakalı hutbesini Hatîb el-Bağdâdî de şerhetmiştir. Abdullah b. Ebû Dâvûd es-Sicistânî Hz. Âişe’nin rivayet etmiş olduğu hadisleri Müsnedü ʿÂʾişe adıyla bağımsız bir eserde toplamıştır (Sezgin, I, 343). Başka müelliflerin de bu nevi emek harcamaları vardır (bk. Abdülhay el-Kettânî, II, 434).


BİBLİYOGRAFYA

Müsned, VI, 29-282.u

a.mlf., Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Vasiyyullah b. Muhammed Abbas), Mekke 1403/1983, II, 868-881.

Buhârî, “Vuḍûʾ”, 45, “Teyemmüm”, 1, 2, “Ṣalât”, 69, 86, 102, “Eẕân”, 39, “Cenâʾiz”, 33, 96, “Büyûʿ”, 57,“Kefâlet”, 4, “Meẓâlim”, 25, “Hibe”, 7, 8, 14, 15, “Şehâdât”, 15, 30, “Farżu’l-ḫumus”, 4, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 6,“Enbiyâʾ”, 19, 32, 46, “Menâḳıb”, 25, “Feżâʾil”, 5, 8, 30, “Menâḳıbü’l-enṣâr”, 20, 44, 45, 46, 48, “Meġāzî”, 8, 12, 34, 38, 39, 65, 82, 83, 97, 98, 108, 114, “Ṭalâḳ”, 20, “Ṭıb”, 22, “Libâs”, 31, 58, “Edeb”, 62, 63, 64, 111, “Fiten”, 18.

a.mlf., et-Târîḫu’ṣ-ṣaġīr (nşr. Mahmûd İbrâhim Zâyed), Kahire 1396-97/1976-77, I, 125-126.

Müslim, “Ḥayıż”, 108, 109, “Ṣalât”, 90-97, 267-272, “Ṣalâtü’l-ʿîdeyn”, 16-21, “Cenâʾiz”, 22, 25, 26-27, 102-103, “Nikâḥ”, 69-72, 78, “Raḍâʿ”, 47-50, “Ṭalâḳ”, 20-21, “Müsâḳāt”, 1-3, “Eşribe”, 139, “Feżâʾilü’ṣ-ṣaḥâbe”, 8, 70, 74-92, 155-156, 160, “Tevbe”, 56-58, “Ṣıfâtü’l-münâfiḳīn”, 70.

İbn İshak, es-Sîre, s. 239-240, 249-250.

İbn Zebâle, Münteḫab min Kitâbi Ezvâci’n-nebî, Medine 1981, s. 39-44.

Vâkıdî, el-Meġāzî, I, 249, 265, 292, 426-439; II, 554-555, 708-709, 719-720, ayrıyeten bk. İndeks.

İbn Hişâm, es-Sîre, I, 57, 83, 254; II, 289-290, 294-295, 296 vd., 351, 643, 644.

Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, II, 295-296, 302.

İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VIII, 58-81, 179-192, ayrıyeten bk. İndeks.

Halîfe b. Hayyât, et-Târîḫ (Zekkâr), s. 25, 47-48, 191-192.

İbn Şebbe, Târîḫu’l-Medîneti’l-Münevvere (nşr. Fehîm Muhammed Şeltût), Cidde 1399/1979, I, 311-349.

İbn Kuteybe, el-Maʿârif (Ukkâşe), s. 134-135, 153, 173, 176, 208-209, 282, 328, 549.

Fesevî, el-Maʿrife ve’t-târîḫ, I, 446-447, 486-487, 489, 524, 559, 645; II, 374; III, 186, 268-269.

Belâzürî, Ensâb, I, 167, 224-225, 269-270, 341-343, 409-422, 423-427, 450, 466-467, 545-557, 559-560, 562; IV/1, s. 23, 29, 263-266, 583-584.

Ebû Zür‘a ed-Dımaşkī, Târîḫ (nşr. Şükrullah b. Ni‘metullah el-Kūcânî), Dımaşk 1980, I, 291, 490, 494, 529, 589.

Taberî, Târîḫ (de Goeje), I, 1261-1263, 1517-1528, 1766-1771, 1808-1816, 3096-3129, 3154-3254.

Muhammed b. Kāsım el-Enbârî, Şerḥu Ḫuṭbeti ʿÂʾişe Ümmi’l-müʾminîn fî ebîhâ (nşr. Selâhaddin el-Müneccid), MMİADm., XXXVII (1962).

İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist, Kahire 1348, s. 86, 142-143, 154, 318-319.

Ebû Nuaym, Ḥilye, II, 43-50.

İbn Abdülber, el-İstîʿâb (Bicâvî), IV, 1881-1885.

İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ġābe, V, 501-504.

Muhibbüddin et-Taberî, es-Simṭü’s̱-s̱emîn fî menâḳıbi ümmehâti’l-müʾminîn, Halep 1346/1928, s. 29-83, 169, 183-188.

Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, II, 135-201.

İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 127-130, 130-133, 331; IV, 160-164; V, 291-301; VI, 211-212; VII, 230-247, 304-305; VIII, 91-94.

Zerkeşî, el-İcâbe li-îrâdi me’stedrekethü ʿÂʾişe ʿale’ṣ-ṣaḥâbe (nşr. Saîd el-Efgānî), Beyrut 1970, s. 32-33, 37-38, 39-40, 41-44, 45-70, 76-77, 114-177.

İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, XII, 433-436.

a.mlf., el-İṣâbe (nşr. Ali Muhammed el-Bicâvî), Kahire 1390-92/1970-72, VIII, 16-20.

Âmirî, er-Riyâżü’l-müsteṭâbe, s. 310-311.

İbnü’l-İmâd, Şeẕerât, I, 61-63.

Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtîbü’l-idâriyye, I, 52-53; II, 432-434.

Süleyman Nedvî, İslâm Tarihi: Asr-ı Saâdet (trc. Ömer Rıza [Doğrul]), İstanbul 1346/1928, V, 10-268.

Hediyyetü’l-ʿârifîn, I, 500.

Akkād, eṣ-Ṣıddîḳa bintü’ṣ-Ṣıddîḳ, Kahire 1963, s. 39, 59-60, 64-65, 70, 82-85, 95-97.

Sezgin, GAS, I, 343.

Saîd el-Efgānî, ʿÂʾişe ve’s-siyâse, Beyrut 1391/1971.

Nevzat Aşık, Sahabe ve Hadis Rivayeti, İzmir 1981, s. 79-80, 244-247, 249-251, 259-270, 278-289, ayrıyeten bk. İndeks.

a.mlf., Hazreti Âişe’nin Hadisciliği, İzmir 1987.

Müneccid, Muʿcem mâ üllife ʿan Resûlillâh, Beyrut 1402/1982, s. 219-223.

Kehhâle, Aʿlâmü’n-nisâʾ, III, 9-131.

Nabia Abbott, Aishah: The Beloved of Mohammed, London 1985.

Mehmed S. Hatiboğlu, “Hazret-i Âişe’nin Hadis Tenkidciliği”, AÜİFD, XIX (1973), s. 59-74.

Ömer Rıza Doğrul, “Aişe”, İTA, I, 193-205.

M. Seligsohn, “A’işe”, İA, I, 229-230.

W. Montgomery Watt, “ʿÂʾis̲h̲a bint Abī Bakr”, EI2 (Fr.), I, 317-318.

Emînullah Vesîr, “ʿÂʾişe bint Ebî Bekr, Ümmü’l-müʾminîn”, UDMİ, XII, 707-713.

—   

Müellif: Mustafa Fayda

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi
 

Kaynak: Diyanet Haber

Haber Kaynağı – Diyanethaber

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Gayrimeşru yolla kazanılan parayla kurban kesilebilir mi? 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.