h Dolar 8,6701 %0.01
h Euro 10,1834 %0.01
h BIST100 1.391,91 %-1.94
h Bitcoin 380539 %-6.80202
a İmsak Vakti 05:17
İstanbul 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

İmam-ı Azam Ebu Hanife kimdir? 2021

İmam-ı Azam Ebu Hanife kimdir?

İmam-ı Azam Ebu Hanife kimdir?

Hanefî mezhebinin imamı, büyük müctehid, İmâm-ı Âzam yada Ebû Hanîfe diye tanınan Nu’mân b. Sâbit b. Zûtâ b. Mâh kimdir?

Hanefî mezhebinin imamı, büyük müctehid, İmâm-ı Âzam yada Ebû Hanîfe diye tanınan Nu’mân b. Sâbit b. Zûtâ b. Mâh kimdir?

İslâm’da hukukî düşüncenin ve ictihad anlayışının gelişmesinde mühim oranı olup daha fazla Ebû Hanîfe yada İmâm-ı Âzam diye ün bulmuştur. Ebû Hanîfe onun künyesi olarak zikrediliyorsa da Hanîfe isminde bir kızının, hatta oğlu Hammâd’dan başka çocuğunun bulunmadığı bilinmektedir. Bu şekilde anılması, Iraklılar içinde hanîfe denilen bir tür divit yada {yazı} hokkasını sürekli yanında taşıması yada hanîf kelimesinin lügat anlamından hareketle haktan ve istikametten ayrılmayan bir kimse olmasıyla açıklama edilmiştir (İbn Hacer el-Heytemî, s. 32). Buna nazaran “Ebû Hanîfe”yi gerçek anlamda künye değil bir lakap ve ödat olarak kabul etmekte fayda vardır. Onun öncülüğünde başlamış olan ve talebelerinin gayretiyle gelişip yaygınlaşan Irak fıkıh ekolü de imamın bu künyesine nisbetle “Hanefî mezhebi” adını almıştır. “Büyük imam” anlamına gelen İmâm-ı Âzam sıfatının verilmesi de çağdaşları içinde seçkin bir yere haiz bulunması, hukukî fikir ve ictihad metodunda belli bir çığır açması, döneminden başlayarak birçok fakihin onun görüşleri ve metodu çevresinde kümelenmiş olması şeklinde sebeplerle açıklanabilir.

Hayatı ve Şahsiyeti

80 (699) senesinde Kûfe’de hayata merhaba dedi. Daha evvel doğduğu yönündeki bazı iddialar dış tutulursa (M. Zâhid Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, s. 20, 21) Ebû Hanîfe’nin doğum tarihinde derhal derhal görüş birliği vardır (İbn Abdülber, s. 123). Torunları Ömer ve İsmâil’in belirttiklerine nazaran nesebi Nu‘mân b. Sâbit b. Zûtâ b. Mâh’tır. Aslen Arap olmayan Ebû Hanîfe’nin dedelerinin Fars menşeli olduğu rivayet edilir. Memleketleri fethedildiği vakit kabilelerinin ileri gelenleri içinde kendilerine de eman verilmiş, onlara tutsak muamelesi yapılmamış ve Arap olmadıkları için, Bekir b. Vâil oğulları kabilesinin aşireti olan Teymullah b. Sa‘lebe oğullarının himayesine verilmişlerdir. Diğer bir rivayete nazaran ise büyükbabası Zûtâ köle olarak İran’dan getirilmiş, sonrasında da efendisi tarafınca âzat edilmiştir. Bundan dolayı Ebû Hanîfe, Bekir b. Vâil oğulları yada Teymullah b. Sa‘lebe oğullarının mevlâsı (âzatlısı) diye bilinmiş ve vakit vakit Teymî nisbesiyle de anılmıştır. Ebû Hanîfe’nin aslının Nesâ’dan, Enbâr’dan, Tirmiz’den geldiği yada babasının Fars, annesinin Hint menşeli olduğu (Muhammed Hamîdullah, s. 31) veya Türk asıllı kabul edilmiş olduğu rivayetleri de bulunmakla beraber büyükbabası Zûtâ’nın, aslen Kâbil bölgesinde yaşayan Fârisoğulları’na mensup “merzübân” denilen bir uçbeyi olduğu rivayeti daha güçlü görünmektedir. Dedeleri Sâsânî Devleti’nde vazife almış, valilik yapmış kimselerdir. Hatta Sâsânî Meliki Hürmüz’ün Ebû Hanîfe’nin büyükbabası olduğu da nakledilmiştir (İbn Hacer el-Heytemî, s. 21). Birfazla değişik bölge ve ırklara mensubiyetinin rivayet edilmesi, babası Sâbit’in tüm bu anılan yerlerde bir süre oturduktan sonrasında Kûfe’ye gelip yerleşmiş olmasıyla açıklama edilebileceği şeklinde, başka büyük ve mühim şahsiyetlerde görüldüğü suretiyle, değişik soy ve bölge mensuplarının Ebû Hanîfe’ye ayrı ayrı haiz çıkmasıyla da açıklanabilir. Ebû Hanîfe’nin dedelerinin anne yurdu olan bölgede Türkler de iç birçok müslüman kavmin yaşamakta oluşu, onun aslen Türk olabileceği ihtimalini de akla getirmektedir. Torunu İsmâil’in bildirdiğine nazaran babası Sâbit Hz. Ali’yi ziyaret etmiş, o da kendisine ve zürriyetine duada bulunmuştur. Ebû Hanîfe’nin doğduğunda babasının hıristiyan olduğu, babasının hatta Ebû Hanîfe’nin sonradan müslüman adı almış olduğu şeklinde bazı rivayetler (Hatîb, XIII, 324-325) dış tutulursa kaynaklar, babası Sâbit’in özgür ve müslüman olarak doğup büyümüş olduğu hususunda görüş birliği içindedir.

Ebû Hanîfe ile ilgili döneminden başlayarak, değişik görüşteki birçok âlim ve müellif tarafınca lehte ve aleyhte fazla şey söylenmiş ve yazılmıştır. Hayatı ve görüşleriyle ilgili olarak teşekkül eden bu varlıklı menkıbe ve rivayet birikimi içinde mezhep taassubunun ve başka birçok âmilin yol açmış olduğu bazı aşırılıkların bulunması tabiidir. Nitekim bilhassa menâkıb kitaplarında Ebû Hanîfe yada Nu‘mân isminde bir şahsın geleceği, ümmetin ışığı olacağı, dini ve sünneti ihya edeceği meâlinde bazı hadislere sened ve metinleriyle beraber yer verilir. Ancak başka mezhep imamları ve büyük âlimler ile ilgili rivayet edilen benzeri hadisler şeklinde bu tür haberlerin de uydurma olduğu açıktır.

Ebû Hanîfe ticaretle uğraşan zengin bir ailenin çocuğudur. Kendisi de bilim öğrenmeye başlamadan evvel kumaş tüccarlığı yapmıştır. Kûfe’de Amr b. Huoys bölgesinde bir dükkânının bulunduğundan söz edilir (Hatîb, XIII, 325). İlim hayatına atılınca tecim işini ortakları vesilesiyle sürdürdüğü, onun bu sıralarda öğrencilerine ve başkalarına yapmış olduğu maddî yardımlardan anlaşılmaktadır. Hayatı maddî sıkıntıdan ırak olarak geçmiştir. Ufak yaşlarda Kur’an’ı ezberlemiş olduğu sanılan Ebû Hanîfe, kıraat ilmini kırâat-i seb‘a âlimlerinden olan Âsım b. Behdele’den öğrenmiştir. Aslında Ebû Hanîfe’nin doğup büyümüş olduğu Kûfe ile bölgenin ikinci büyük şehri olan Basra, başka milletler ve eski medeniyetlerle irtibatı bulunan, yeni müslüman olanlara İslâm’ın ve Arapça’nın öğretildiği, siyasî faaliyetlerin yoğun olduğu mühim yerleşim birimleriydi. Aynı zamanda buralar birçok fakih, dilci, edip, ozan ve filozofun da bulunmuş olduğu birer bilim merkeziydi. Bu şekilde bir ortamda ticaretle uğraşan, parlak bir zekâya haiz Ebû Hanîfe’ye çevresindeki âlimler yakın alaka gösterdiler ve onu ilme yönelttiler. Ebû Hanîfe de bu mevzuyla ilgili olarak Ebû Amr eş-Şa‘bî’nin kendisini çağırıp, “Seni akıllı, yetenekli ve hareketli bir genç olarak görüyorum. İlme ve âlimlerin meclislerine devam etmeyi savsaklamak” söylediğini, bu konuşmanın kendisine etki ettiğini, böylece bilim tahsiline yöneldiğini anlatır. Evvel akaid ve cedel ilmini öğrenmeye başlamış olan, giderek bu ilimde belli bir ara alan Ebû Hanîfe, dönemindeki inkârcı ve bid‘atçılarla münakaşa etmiş, değişik itikadî düşünceye haiz kimselerin ve mezheplerin bulunmuş olduğu Basra’ya vakit vakit yapmış olduğu seyahatlerinde de bu tavrını sürdürmüştür. Ebû Hanîfe bu tür münakaşa ve münazaralarıyla, Hz. Peygamber’den sahâbeye ve sonraki nesillere intikal eden ve o dönem müslümanlarının çoğunluğunca da benimsenen itikadî esasları savunmayı amaç edinmiştir. Onun bu alandaki görüşleri, zaman içinde daha belirgin hale istikbal olan Ehl-i sünnet anlayışının şekillenmesine mühim seviyede muavin olmuştur (yemek.bk.). Ebû Hanîfe’yi akaid ve cedelden fıkıh sahasına yönelmeye sevkeden âmiller ile ilgili değişik rivayetler vardır (bk. M. Ebû Zehre, Ebû Ḥanîfe, s. 22-24). Bu rivayetlerden birine nazaran, Ebû Hanîfe bir kadının boşanma ile ilgili olarak kendisine sordurulmuş olduğu bir soruya yanıt verememiş, hanımı fıkıh okutan Hammâd b. Ebû Süleyman’a göndermiş ve ondan alacağı cevabı kendisine bildirmesini rica etmiştir. Kadın Hammâd’dan almış olduğu cevabı nakledince de fıkıh mevzusunda yetişmesi icap ettiğini düşünerek yirmi iki yaşlarında Hammâd b. Ebû Süleyman’ın derslerine devam etmeye adım atmıştır. Ancak gerek bu rivayetin, gerekse Ebû Hanîfe’nin Kur’an, hadis, kelâm, nahiv şeklinde bilim dallarından ayrılıp fıkıh ilmine yönelişini mevzu edinen başka nakillerin, Zehebî’nin de belirttiği şeklinde (Aʿlâmü’n-nübelâʾ, VI, 396-398) ihtiyatla karşılanması gerekir. Zira o dönemde dinî ilimler ayrı disiplinler halinde ve belli başlıklar altında hemen hemen yeterince teşekkül etmemiş olduğu şeklinde bu tür rivayetler, sonraki devirlerde iyice yaygınlaşan dinî ilimler arası üstünlük tartışmalarında fıkıh ilminin üstünlüğü iddiaları için de uygun bir zemin teşkil etmiş olabilir. Bu sebeple Ebû Hanîfe’nin dinî ilimleri bir tüm olarak düşündüğü ve dindeki fıkhı (usûlü’d-dîn) ahkâmdaki fıkıhtan daha faziletli görmüş olduğu (el-Fıḳhü’l-ebsaṭ, s. 36) göz önünde bulundurulunca, yaşamının belli devrelerinde belli bilim dallarıyla uğraştığını ileri sürmek pek isabetli görünmemektedir. Ancak Ebû Hanîfe’nin Hammâd’ın öğrencisi olduktan sonrasında amelî fıkıh alanında iyice derinleştiği ve ağırlıklı olarak bu alanda otorite olduğu söylenebilir.

Devrinin seçkin âlimlerinin pek bir çok ile görüşme ve onlardan ilmî yönden yaralanma imkânı gören Ebû Hanîfe’nin aslolan hocası, döneminde Kûfe re’y ekolünün üstadı kabul edilen Hammâd b. Ebû Süleyman’dır. Ebû Hanîfe, 102 (720) yılından başlayarak hocasının vefatına kadar on sekiz sene süreyle onun ders halkasına devam etmiş, en seçkin öğrencileri içinde yer almış, hocasının bulunmadığı zamanlarda ona vekâleten ders verecek seviyeye terfi etmiştir. Hammâd’ın 120 (738) senesinde ölümü üstüne, kırk yaşlarında iken arkadaşları ve öğrencilerin ısrarları üstüne hocasının yerine geçerek ders okutmaya başlamış, bu hocalığı bazı aralıklarla ölümüne kadar sürmüştür. Son aşama vakarlı, mütevazi ve üstün anlayış sahibi olan Ebû Hanîfe’nin derslerine o günkü İslâm ülkesinin her tarafınca öğrenciler katılmış ve çevresinde geniş bir ders halkası oluşmuştur. Yetiştirdiği öğrencilerin sayısının birkaç bini bulmuş olduğu, bunlardan kırkının ictihad edecek dereceye ulaşmış olduğu belirtilir (Bezzâzî, s. 218-246). Ebû Hanîfe’nin bilimsel, hocası Hammâd’ın vesilesiyle İbrâhim en-Nehaî ve Ebû Amr eş-Şa‘bî’den, dolayısıyla Mesrûk b. Ecda‘, Kādî Şüreyh, Esved b. Yezîd ve Alkame b. Kays’tan, bunların ilimleri de sahâbenin en âlimlerinden olan Hz. Ömer, Hz. Ali, Abdullah b. Mes‘ûd ve Abdullah b. Abbas’tan gelmektedir. Esasen Ebû Hanîfe’nin ictihadlarında bu silsilenin büyük tesiri görülür. Onun Basra, Kûfe ve Irak bölgesinin ileri gelen üstatlarının hadis ve fıkıh meclislerine vakit vakit iştirak etmiş olduğu, 100’e yakın tâbiîn âlimiyle görüştüğü ve birçok kimseden hadis dinlediği rivayet edilir. Seyahatleri esnasında bizzat Atâ b. Ebû Rebâh, İkrime ve Nâfi‘den hadis dinlemiş, onlar vasıtasıyla Mekke ve Medine ilmini, bilhassa Hz. Ömer, Abdullah b. Abbas şeklinde fakih sahâbîlerin görüş ve fetvalarını öğrenme imkânı bulmuştur. Çeşitli vesilelerle Mâlik b. Enes, Süfyân b. Uyeyne, İmam Zeyd b. Ali, Muhammed el-Bâkır, Abdullah b. Hasan b. Hasan, Ca‘ışık es-Sâdık da iç birçok âlimle görüşerek onlarla data ve düşünce alışverişinde bulunmuştur. Hatta Ebû Hanîfe, devrinin sapık fırka mensuplarının Câbir b. Yezîd el-Cu‘fî şeklinde sahasında erişkin olanlarıyla ve fikrî önderleriyle de görüşüp münazara etmiştir. Hac münasebetiyle gittiği Mekke’de sürecinin seçkin bilim adamlarıyla karşılaşarak görüş ve fetvalarını onlarla münakaşa imkânı bulmuştur. Tüm bu temasların, Ebû Hanîfe’nin data birikimine ve fıkhî meselelere nazar açısına mühim seviyede katkısının bulunmuş olduğu açıktır.

Tabakat ve menâkıb müelliflerinin büyük çoğunluğu Ebû Hanîfe’yi tebeu’t-tâbiînden sayar. Fakat onun bazı sahâbîlerle görüştüğünü ve onlardan hadis rivayet ettiğini, dolayısıyla tâbiînden olması icap ettiğini ileri sürenler de vardır. Bu iddia sahipleri Ebû Hanîfe’nin görüştüğü on beş kadar sahâbînin adını vermekte ve bunların çoğundan nakilde bulunduğunu söylemektedirler. Onun zamanında sahâbîlerden Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ebû Evfâ, Sehl b. Sa‘d ve Ebü’t-Tufeyl Âmir b. Vâsile’nin hayatta olduğunda görüş birliği vardır (Taşköprizâde, I, 645). Ancak Ebû Hanîfe’nin, değişik şehirlerde bulunan bu dört sahâbîden bir tek Enes b. Mâlik’i Kûfe’ye vardığında ufak yaşta görmüş olabileceğini kabul etmek daha isabetli görünmektedir. Ebû Hanîfe’nin bilim tahsiline geç başlaması, bir hadisi ayrı ayrı sahâbîlerden dinlediğinin nakledilmesi, görüştüğü ileri sürülen sahâbîlerden pek çoğunun onun doğumundan evvel vefat etmiş olması yada bulundukları beldeler açısından görüşmelerinin mümkün görülmemesi, talebelerinden Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan, Züfer b. Hüzeyl ve Abdullah b. Mübârek’in hocalarından bu yolda bir nakilde bulunmaması, onun tâbiînden olduğu şeklindeki iddiayı ağırbaşlı seviyede zayıflatmaktadır. Ancak bazı âlimler, tâbiînden olmak için ashaptan birini bir tek görmeyi kafi sayarlar. Bu görüş ölçü alındığında Ebû Hanîfe’nin Enes b. Mâlik’i görmüş olduğu kabul edilerek tâbiînden sayılması mümkündür. Onun tâbiînin küçüklerinden, tebeu’t-tâbiînin büyüklerinden bulunduğunu söyleyenler de her halde bu noktadan devinim etmektedirler.

Ömrünün elli iki senesi Emevîler, on sekiz senesi Abbâsîler döneminde geçen Ebû Hanîfe, Emevî Halifesi Abdülmelik b. Mervân’dan (685-705) başlayarak nihayet halife II. Mervân zamanına (744-750) kadar geçen tüm vakalara, hilâfetin Emevîler’den Abbâsîler’e geçmesine ve Abbâsî halifelerinden Ebü’l-Abbas es-Seffâh (750-754) ile Ebû Ca‘ışık el-Mansûr (754-775) zamanında gelişen vakalara tanık oldu. Ebû Hanîfe’nin Ehl-i beyt’e karşı kalbî yakınlık ve bağlılık duyduğu ve Hz. Ali evlâdını sevilmiş olduğu kesindir. Bu sebeple Emevîler’in Ehl-i beyt’e karşı tutumu sertleşince Ebû Hanîfe onları açıkça eleştiri etmekten çekinmemiştir. Hatta onun, Zeyd b. Ali’nin 121 (739) senesinde Emevî Halifesi Hişâm b. Abdülmelik’e karşı başlatmış olduğu ayaklanmayı hem maddî olarak hem de fetvalarıyla mânen desteklediği nakledilmektedir. Bu ayaklanma 122’de (740) Zeyd’in öldürülmesiyle sonlanmış olan, sonrasında oğlu Yahyâ 125’te (743) Horasan’da ayaklanmış ve o da öldürülmüştür. Üst üste gelen bu vakalar âlimlerin Emevî hilâfetini açıktan eleştiri etmelerine, dolayısıyla hilâfetin sarsılmasına neden olmuştur. Son halife II. Mervân, gönüllerini almak ve yönetime karşı muhalefetlerini yumuşatmak için Irak Valisi İbn Hübeyre vesilesiyle birçok âlime memuriyetler öneri etmiştir. Bu arada Ebû Hanîfe’ye de Kûfe kadılığı yada beytülmâl eminliği öneri edilmiş, her türlü baskıya karşın kabul etmeyince de hapsedilmiş ve dövülmüştür. 130 (747-48) senesinde cereyan eden bu vakada Ebû Hanîfe’nin durumunun ağırlaştığı, sağlığının kötüye gittiği görülünce valiye haber verilmiş, vali de dostlarıyla istişare etmesi için Ebû Hanîfe’ye vakit tanıyarak onu hapisten çıkarmıştır. Bunun üstüne Ebû Hanîfe Mekke’ye gitmiş ve hilâfet Abbâsîler’e intikal edinceye kadar orada kalmıştır. Bu arada Zeyd b. Ali’nin Tâlibü’l-Hak diye tanınan torunu Abdullah b. Yahyâ, atalarının hakkını aramak amacıyla Yemen’de ayaklanmış ve II. Mervân’ın buraya gönderilmiş olduğu ordu tarafınca şehid edilmiştir (130/748). Tüm bunlardan sonrasında Ebû Hanîfe, Hz. Ali evlâdının haklarını koruyacağını söyleyen Abbâsîler’in kuruluşundan memnun ve bu hânedandan ümitvar olduğundan Kûfe’ye dönerek dostlarıyla beraber Ebü’l-Abbas es-Seffâh’a biat etmiş, lakin Irak’taki karışıklığın sürdüğünü görünce yine Mekke’ye gitmiştir. Halife Mansûr zamanında ortalık yatışınca Kûfe’ye gelmiş ve eskisi şeklinde ders vermeye devam etmiştir.

Azam İmam-ı Azam Ebu Hanife kimdir? 2021

Ebû Hanîfe’nin Abbâsîler’e karşı nisbeten mutedil tutumu, Abdullah b. Hasan b. Hasan’ın iki oğlundan Muhammed en-Nefsüzzekiyye’nin 145’te (762) Medine’de, İbrâhim’in de Irak’ta Abbâsî hilâfetine karşı ayaklanmaları üstüne öldürülerek isyanların bastırılması ve 140 (758) yılından beri hapiste olan babaları Abdullah’ın da aynı sene hapiste yaşama veda etmesine kadar sürmüş, lakin bu olaylardan sonrasında Abbâsî hilâfetine karşı açıkça tavır almaya adım atmıştır. Bu zamana kadar bir tek derslerinde Abbâsîler’in bazı tutumlarını eleştiri etmekte iken bu vakalarda ihtilâlcileri yardımcı olmak icap ettiğini açıkça söylemiş, hatta Mansûr’un kumandanlarını ihtilâlcilere karşı savaşmaktan vazgeçirmeye çalışmıştır. Bunun üstüne Halife Mansûr, Ebû Hanîfe’nin kendisine bağlılığını da tecrübe etmek amacıyla yeni kurulan Bağdat şehrinin kadılığını ona öneri etmiştir. Bu teklifi kabul ettiğini ve görevinin fazla kısa sürdüğünü söyleyenler var ise da daha sağlam rivayetlere nazaran kadılığı kabul etmemiş, bunun sonucu olarak Bağdat’ta hapse atılmış, işkence edilmiş ve dövülmüştür. Ebû Hanîfe 150 senesinin Şâban ayında (Eylül 767) Bağdat’ta vefat etti. Zehirlenerek öldürülmüş olduğu ve hapisten cenazesinin çıkmış olduğu da söylenir (İA, IV, 25). Ancak olayların gelişmesi, cenaze namazında halifenin bizzat bulunması göz önüne alınırsa, Ebû Hanîfe’nin hapisten çıktıktan bir süre sonrasında öldüğü şeklindeki rivayeti tercih etmek gerekir. Böylece halife halk nazarında ağır bir töhmetten zâhiren de olsa kendini kurtarmıştır. Cenazesi vasiyeti üstüne Hayzürân Kabristanı’nın şark tarafına defnedildi. Daha sonrasında Şerefülmülk Ebû Sa‘d el-Müstevfî tarafınca 459 (1067) senesinde üstüne bir türbe yaptırılıp çevresine de medrese inşa ettirilmiştir (Velîd el-A‘zamî, s. 11). Kabri bugün Bağdat’ta kendisine nisbetle Âzamiye diye anılan mahaldedir.

Kaynaklar Ebû Hanîfe’nin kanaatkâr, eli açık, güvenilir, âbid ve zâhid bir şahıs olduğunda, tüm ticarî işlem ve beşerî ilişkilerinde bu özelliklerinin açıkça görüldüğünde görüş birliği içindedir. Kazancına haram ve şüpheli gelir karıştırmamaya itina gösterirdi. Bir defasında ortağı Hafs b. Abdurrahman’ın defolu bir kumaşı yanlışlıkla düzgüsel fiyata satması üstüne o parti maldan alınan tüm parayı dağıttığı söylenir. Hatîb el-Bağdâdî’nin anlattığına nazaran yıldan yıla kazancını hesap eder, onunla çevresindeki bilim adamlarının ve öğrencilerin gereksinimlerini karşılar ve onlara, “Bunu ihtiyacınız olan yere sarfedin ve bir tek Allah’a hamdedin. Zira bu verdiğim mal gerçekte benim değildir; sizin nasibiniz olarak Allah fazl ve kereminden onu benim elimle size göndermiştir” derdi (Târîḫu Baġdâd, XIII, 360). Dış görünüşe ehemmiyet verir, temiz giyinir ve çevresindekileri de temiz giymeye teşvik ederdi. Onun zühd ve takvâ sahibi olması ve tarikat silsilelerinde mühim bir yeri olan Ca‘ışık es-Sâdık’la ilmî görüşmelerde bulunması, Ebû Hanîfe’nin yaşamının nihayet iki senesinde tasavvufa yöneldiği ve bu süreci kastederek, “İki sene olmasaydı Nu‘mân helâk olmuştu” söylediği şeklinde bazı iddiaların ileri sürülmesine zemin hazırlamıştır. Ancak yaşamış olduğu yılların zühd ve takvâ süreci olduğu ve tasavvufun ayrı bir disiplin halinde hemen hemen ortaya çıkmadığı düşünülünce bu iddianın doğruluğunu kabul etmek mümkün görünmemektedir. İslâm âleminde tarikatlar ortaya çıkıp kurucuları büyük saygı görmeye başlayınca bazı mezhep imamları ve büyük âlimler tarikat kurucuları yada büyükleri şeklinde telakki edilmeye başlanmıştır. Nitekim Sülemî ve Ebû Nuaym şeklinde evliya tabakatına dair ilk eserleri yazan mutasavvıflar onları kitaplarına almadıkları halde daha sonraları Hücvîrî, Attâr, Şa‘rânî, Münâvî şeklinde mutasavvıf yazarlar bu âlimleri velîler içinde zikrederler. Sûfî tabakatına dair ikinci dönem eserlerinde Ebû Hanîfe’nin de bulunması, ilmine, zühd ve takvâsına dair pek fazla menkıbenin yer alması ve kendisine nisbetle Âzamiyye tarikatından söz edilmesi bu telakkinin sonucudur. Halbuki bu şekilde bir tarikat hiçbir vakit teşekkül etmemiştir. Evvel kelâmla, ömrünün nihayet iki senesinde ise fıkıhla ilgisini keserek tasavvufa intisap etmiş olduğu yolundaki iddianın, sonraki asırlarda halkın tarikatlara itimatını arttırmak amacıyla ortaya atıldığını söylemek mümkündür.

Azam İmam-ı Azam Ebu Hanife kimdir? 2021

Ebû Hanîfe derin fıkıh bilgisinin yanı sıra, inandığını ve doğru bildiğini söylemekten ve onun mücadelesini vermekten çekinmeyen kuvvetli bir ideal ve cesarete de sahipti. Hayatı bu yönüyle de savaşım içinde geçmiş, bu uğurda birçok sorun ve mahrumiyete katlanmıştır. Gerek Emevîler gerekse Abbâsîler devrinde halife ve valilerin yapmış olduğu zulümlere açıkça karşı çıkmış, onların yanlış ve haksız tutumlarını tasvip etmiş olmamak ve halk nazarında onlara meşruiyet kazandırmamak için halifelerden gelen hediyelerin, meydana getirilen vazife tekliflerinin hiçbirini kabul etmemiş, işkenceye ve hapse katlanmayı tercih etmiştir. Şüphesiz ki bu vazife tekliflerinin reddi Ebû Hanîfe açısından bu şekilde bir erek taşırken iktidar açısından da Ebû Hanîfe’yi cezalandırma yönünde bir gerekçe teşkil ediyordu. Emevîler’in Irak valisi İbn Hübeyre’nin öneri etmiş olduğu beytülmâl eminliği görevini reddetmesi üstüne işkenceye mâruz kalınca, “Bana Vâsıt Mescidi’nin kapılarını saymayı öneri etse onu da yapmam” yanıtını vererek Emevî iktidarına karşı tavrını açıkça ortaya koymuştur. Onun iktidarla en iyi ilişkisi Abbâsî Halifesi Mansûr dönemine rastlar. Bununla beraber aynı tutumu Mansûr devrinde de sürdürmüş, onun haksız ve keyfî uygulamalarına alet olmaktan şiddetle kaçınmış ve halifeyi açıkça eleştiri etmiştir. Bezzâzî’nin anlattığına nazaran Mansûr’un Musul halkı ile yapmış olduğu anlaşmada Musul halkı, halifeye isyan ettikleri takdirde kanları ve mallarının helâl sayılmasını kabul etmişlerdi. Daha sonrasında Mansûr, isyan eden Musul halkını antak kalma gereği cezalandırmak istedi ve bu mevzuda çevresindeki âlimlerin görüşüne başvurdu. Bir kısmı halifeye, “Eğer onları affedersen af ehlinden olursun, eğer cezalandırırsan onlar bunu hak etmişlerdir” yanıtını verirken Ebû Hanîfe kanaatini şu şekilde belirtmiştir: “Onlar mâlik olmadıkları bir şeyi sana koşul koşmuşlar, sen de yetkin olmayan bir şeyi kabul etmişsin. Zira müslümanın kanı sadece üç şeyden biriyle helâl olur. Sen onlara karşı kılıç kullanırsan bu üç şeyin haricinde helâl olmayan bir şeyi yapmış olursun. Kuşku yok ki riayet edilmesi ihtiyaç duyulan şartlar Allah’ın koştuğu şartlardır.”

Ebû Hanîfe halifeyi eleştiri etmiş olduğu şeklinde devrindeki âlim ve kadıların verdiği yanlış hükümleri de eleştiri etmiştir. Nitekim Kûfe Kadısı İbn Ebû Leylâ’nın verdiği hükümleri Ebû Hanîfe’nin öğrencileriyle beraber derste ve ilmî toplantılarda tartıştığı ve yanlış gördüklerini açıkça eleştiri etmiş olduğu, bundan rahatsız olan İbn Ebû Leylâ’nın şikâyet ve talebi üstüne fetva vermesinin halife tarafınca bir süre yasaklandığı söylenir. Ebû Yûsuf’un, Ebû Hanîfe ile İbn Ebû Leylâ arasındaki görüş ayrılıklarını mevzu alan İḫtilâfü Ebî Ḥanîfe ve İbn Ebî Leylâ adıyla bir kitap yazmış olması da bu ihtilâfın boyutlarını göstermesi bakımından kayda kıymet bir vakadır. Hakikati aramada ve takip etmede nihayet aşama içten olan Ebû Hanîfe başkalarının görüşlerine karşı hoşgörülü olmuş, kendi ictihadının doğruluğunda ısrar eden ve onu münakaşaya imkân vermeyen bir bağnazlık göstermemiştir. Derslerinde ve bilim meclislerinde her insana söz hakkı verir, aykırı görüşleri dinler, öğrencilerini kendi kanaatlerini benimsemeye zorlamazdı. Tartışma sonunda ulaşmış olduğu sonuç için de, “Bizim kanaatimiz ve ulaşabildiğimiz en güzel görüş budur. Bundan daha iyisini gören olursa kuşku yok ki doğru olan onun görüşüdür” diyerek (Hatîb, XIII, 352) hem başka görüşlere hoşgörme ile bakar, hem de ilmî araştırmayı sürdürmeyi teşvik ederdi.

Fıkhî kanaatlerine katılsın katılmasın çağdaşı olan âlimler Ebû Hanîfe’nin bilim, takvâ, cömertlik, edep, tevazu, cesaret şeklinde vasıflar bakımından eşine nadir rastlanan bir İslâm âlimi bulunduğunu belirtirler.

Eserleri

Ebû Hanîfe fıkhî meseleleri, geniş tabanlı ictihad şûrası sayılabilecek ders halkasında istişareye açıp çeşitli müzakerelerden sonrasında ortaya çıkan çözümleri talebelerine yazdırdığı için öğrencisi Muhammed b. Hasan’ın yazıya döktüğü zâhirü’r-rivâye metinleri, ona isnat edilen ve Hanefîler’ce de kendisine ilişkin olduğunda ittifak bulunan görüş ve ictihadları ihtiva eden sağlam kaynaklar olarak değerlendirilebilir. Bu usul sonucu ortaya çıkan fıkhî hükümlerden birbirine benzeyenler mevzu ve cinslerine nazaran “kitab”lara, bunlar da nevilerine nazaran “bab” ve “fasıl”lara ayrıldı. el-Aṣl (el-Mebsûṭ), ez-Ziyâdât, el-Câmiʿu’l-kebîr, el-Câmiʿu’ṣ-ṣaġīr, es-Siyerü’l-kebîr, es-Siyerü’ṣ-ṣaġīr adlarını taşıyan bu zâhirü’r-rivâye eserlerde Hanefî fıkhı tahâretten adım atmak suretiyle ibadetler, münâkehat, muâmelât, hudûd, ukūbât… miras şeklinde ayrı bölümler halinde tedvin edilmiş oldu. Bu sebeple Hanefî fıkhının tedvininin Ebû Hanîfe ile başladığını söylemek mümkündür (İA, IV, 22). Ebû Hanîfe’ye direkt nisbet edilen eserler şunlardır:

1. el-Müsned

Talebeleri tarafınca Ebû Hanîfe’den rivayet edilen hadisleri, başka bir ifadeyle Ebû Hanîfe’nin ictihadlarında kanıt olarak kullandığı hadisleri ihtiva eden bir eserdir. Rivayetlerin toplanmasında yada tasnifinde etkin rol oynayan şahısların adlarıyla anılan ve mühim bir kısmı basılmış olan yirmiyi aşkın Ebû Hanîfe müsnedi mevcuttur (Hindistan 1300; İstanbul 1309; Lahor 1312; Leknev 1318; Kahire 1327; Berlin 1929).

2. el-Fıḳhü’l-ekber

Akaide dair olup Ehl-i sünnet’in görüşlerini özetlemiştir. Başta I. Goldziher olmak suretiyle bazı şarkiyatçılar bu eserin Ebû Hanîfe’ye nisbetini sahih görmezlerse de kitabın ona ilişkin olduğunda İslâm âlimleri görüş birliği içindedir. Birfazla şerhi bulunan yapıt, bazı Doğu ve Batı dillerine de çeviri edilerek onlarca defa basılmıştır (meselâ Delhi 1289; Kahire 1323; Haydarâbâd 1342; Lahor 1890).

3. el-Fıḳhü’l-ebsat

Akaidle ilgili olup oğlu Hammâd ile talebeleri Ebû Yûsuf ve Ebû Mutî‘ el-Belhî tarafınca rivayet edilmiştir (Kahire 1307, 1324, 1368 [M. Zâhid Kevserî neşri]).

4. el-ʿÂlim ve’l-müteʿallim

Ehl-i sünnet’in görüşlerini açıklayıp müdafa amacıyla ve soru-cevap tarzında kaleme alınmış akaide dair bir risâledir (İstanbul, ts.; Haydarâbâd 1349; Kahire 1368 [M. Zâhid Kevserî neşri]).

5. er-Risâle

Ebû Hanîfe, Basra Kadısı Osman el-Bettî’ye hitaben yazdığı bu eserinde akaid mevzularında kendisine yöneltilen bazı itham ve iddialara yanıt vermektedir (Kahire 1368 [M. Zâhid Kevserî neşri]).

6. el-Vasiyye

Akaid mevzularını özetlemek gerekirse ele alan bir risâledir (Kahire 1936). Son beş eserin ihtiva etmiş olduğu mevzular, Osmanlı âlimlerinden Beyâzîzâde Ahmed Efendi tarafınca kelâm kitaplarının tertibine nazaran el-Uṣûlü’l-münîfe adıyla bir araya getirilmiş, tekrar aynı müellif tarafınca İşârâtü’l-merâm adıyla şerhedilmiştir. Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen, oğluna ve bazı talebelerine hitaben yazılmış dinî, ilmî ve ahlâkî öğütleri içeren başka risâleler de vardır.

7. el-Ḳaṣîdetü’n-Nuʿmâniyye

Hz. Peygamber için yazdığı na‘t olup basılmıştır (Kahire 1282, 1299; İskenderiye 1288; İstanbul 1279, 1298, 1320). Kasidenin Halîl b. Yahyâ tarafınca Sürûrü’l-kulûbi’l-irfâniyye bi-tercemeti’l-Kasîdeti’n-Nu‘mâniyye adıyla meydana getirilen Türkçe tercümesi (İstanbul 1268), İbrâhim b. Mehmed el-Yalvacî’nin satır arası tercümesi (el-Mecmûatü’l-kübrâ, İstanbul 1276) ve Muhammed A‘zâm b. Muhammedyâr’ın Raḥmetü’r-raḥmân adlı Hintçe şerhi (Delhi 1897) ayrıca zikredilebilir (bk. Brockelmann, GAL [Ar.], III, 244; Sezgin, GAS [Ar.], I/3, 49).

Bunların haricinde kaynaklarda Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen Mücâdele li-eḥadi’d-dehriyyîn, eḍ-Ḍavâbitü’s̱-s̱elâs̱e, Risâle fi’l-ferâʾiż, Duʿâʾü Ebî Ḥanîfe, Muḫâṭabetü Ebî Ḥanîfe maʿa Caʿfer b. Muḥammed b. Ahmed er-Rıżâ, Fetâvâ Ebî Ḥanîfe ve Muḥammed b. Ḥasan eş-Şeybânî, el-Maḳṣûd fi’ṣ-ṣarf, er-Red ʿale’l-Ḳaderiyye, Maʿrifetü’l-meẕâhib şeklinde bir çok akaid alanında birçok eserden söz edilmekte, Brockelmann ve Sezgin tarafınca adı geçen eserlerin kütüphane kayıtları verilmekteyse de (GAL [Ar.], III, 237-245; GAS [Ar.], I/3, 37-50) bu eserlerin Ebû Hanîfe’ye aidiyetini ihtiyatla karşılamanın daha doğru olacağı muhakkaktır. Nitekim söz mevzusu kaynaklarda Ebû Hanîfe’ye nisbet edilen, Râmpûr ve Bengal’de nüshalarının bulunmuş olduğu bildirilen Maʿrifetü’l-meẕâhib adlı eserin gerek üslûp ve imla tekniği, bakımından, gerekse içinde daha sonraki dönemlerde teşekkül etmiş itikadî fırkaların zikredilmesi sebebiyle Ebû Hanîfe’ye ilişkin olmadığı hususu büyük güç kazanmıştır (bk. Abdülalîm, I/1, s. 163-177).

Fıkıh İlmindeki Yeri

Ebû Hanîfe, ilmî müzakerelerin yanı sıra ticaretle de meşgul olması sebebiyle daima yaşamın ve fıkhî problemlerin içinde bulunmuş, karşılaşmış olduğu meseleler yada kendisine yöneltilen sorularla ilgili olarak yaşamı süresince sayısız ictihad yapmıştır. Ancak bu tarz şeyleri yazmadığı şeklinde ictihad metodunu açıklayan herhangi bir yapıt de bırakmamıştır. Bundan dolayı aleyhine bazı şeyler söylenmiş, fazla ölçme yapmakla, kıyası nassa tercih etmekle suçlanmıştır. Ebû Hanîfe’nin, “Biz evvel Allah’ın kitabında olanı alırız. Onda bulamazsak Hz. Peygamber’in sünnetine bakarız. Orada da bir şey bulamazsak ashabın ittifak ettiğini benimseriz, ihtilâf etmişlerse dilediğimizin görüşünü alırız. Başkalarının görüşlerini onlara tercih etmeyiz. Ancak Hasan-ı Basrî, İbrâhim en-Nehaî, Saîd b. Müseyyeb şeklinde tâbiîn âlimlerine erişince onların ictihadlarına bağlı kalmayız. Onlar şeklinde ikimiz de ictihadda bulunuruz. Aralarında ortaklaşa illet bulununca bir hükmü diğerine ölçme ederiz” sözünden ictihad metodu anlaşılmaktadır. Ebû Hanîfe’nin ithamlara mâruz kalmasının, aleyhine birçok şey söylenmesinin temel sebebi, onun kendisini tâbiînin fetvalarına bağlı hissetmeyip onlar şeklinde ictihad yapabilecek seviyede bulunduğunu söylemesi, dönemindeki fakihlerin görüş ve fetvalarına gerektiğinde aykırı fetva vermesi ve fazla ictihad etmiş olmasıdır.

Ebû Hanîfe ölçme metodunu sıkça kullanmıştır. Zira bulunmuş olduğu bölge karmaşık birçok olayın meydana geldiği ve çözümünün arandığı bir yerdi. Fıkhî meseleleri çeşitli yönleriyle ele alıp tartıştığı için değişik olasılık ve durumlara nazaran düşünce ve çözümler üretmiş, bunun sonucu olarak ehl-i hadîsin aksine bir tutumla, hemen hemen vuku bulmamış farazî meselelerin hükümlerini de ictihadına mevzu etmiştir. Ebû Hanîfe’nin kıyasa sıkça başvurduğu doğru ise de bu sebeple eleştiri edilmesi isabetli olmaz. Zira sahâbeden başlayarak İslâm âlimleri azca yada fazla bu metodu kullanmışlardır. Ebû Hanîfe’de göze çarpan farklılık kıyası belli bir sistem ve kurala bağlamak, onu sıkça kullanmak ve hemen hemen vuku bulmamış hadiselere de uygulamaktan ibarettir. Zira Irak bölgesinin özel şartları, meydana gelen yada vukuu olası vakalar karşısında susmayı ve çekimser davranmayı değil vakaları fıkhî hükme bağlayarak müslümanlara yol göstermeyi, halkın aşırı görüş ve çözümlere yönelmesini önlemeyi lüzumlu kılmaktaydı. Ancak onun kıyası nassa tercih ettiğine ve haber-i vâhidleri almadığına dair ileri sürülen iddialar doğru değildir (Zebîdî, I, 45). Ebû Hanîfe bir meselenin hükmünü evvel Kur’an’da aramış, nassın her türlü lafzî delâletini, umum-husus, ıtlak-takyid, nâsih-mensuh şeklinde lafızlar arası metodolojik ilişkiyi göz önünde bulundurmuş, aksine bir kanıt ve gerekçe olmadığı sürece âyetlerin açık, umumi ve direkt ifadelerini temel almıştır. Eğer Kur’an’da mevzuyla ilgili bir nas bulamamışsa Hz. Peygamber tarafınca Yemen’e vali olarak gönderilen Muâz b. Cebel’in, Kur’an’da bulamadığı bir meselenin hükmünü sünnette arayacağını bildirmesiyle ortaya çıkan ve Peygamber’in de tasvibine mazhar olup tüm sahâbenin uyguladığı sıraya nazaran sünnete müracaat etmiştir. Esasen sünnetin kanıt olduğu ve kanıt olarak alınmasının önemi ve gerekliliği Ebû Hanîfe’nin ictihad ve fetvalarında da açıkça görülür.

Ebû Hanîfe’nin on küsur yada 150 veya yarısı hatalı 400 hadis bilmiş olduğu şeklinde iddialar ileri sürülmüşse de (Hatîb, XIII, 416) çeşitli mezheplere mensup yansız âlimler onun, hadis ilminde ünlü olmuş muhaddisler kadar mütehassıs değilse de ictihad şûrası şeklinde oluşturduğu bilim meclisinde birçok hadis hâfızının bulunduğunu, dolayısıyla fıkhî ictihadlarında hadisi ikinci aslî kaynak ve kanıt olarak gerektiği şekilde kullandığını ifade ederler. Nitekim Ebû Hanîfe’nin ictihadlarında başvurduğu hadisleri tesbit, derleme ve araştırma amacıyla birçok yapıt kaleme alınmıştır. Bunlar içinde Tahâvî’nin Meʿâni’l-âs̱âr ve Müşkilü’l-âs̱âr’ı, Muhammed Murtazâ ez-Zebîdî’nin ʿUḳūdü’l-cevâhiri’l-münîfe fî edilleti meẕhebi’l-İmâm Ebî Ḥanîfe’si ve Zafer Ahmed et-Tehânevî’nin İʿlâʾü’s-sünen adlı on sekiz ciltlik eseri sayılabilir. Öte taraftan Ebû Hanîfe için söylenen, hatta İmam Şâfiî için de ileri sürülen hadis azlığı iddiası, aslına bakarsak kanıt olarak kullandığı hadisin azlığı değil rivayet etmiş olduğu hadisin azlığı şeklinde anlaşılmalıdır. Zira fakihlerin çabası, hadisin hükme delâleti ve kanıt olarak kullanılabilme imkânı üstünde yoğunlaşmaktadır. Bununla beraber Ebû Hanîfe’nin isnadlı olarak rivayet etmiş olduğu hadislerin sayısı azca değildir. Başta yirmiyi aşkın Ebû Hanîfe müsnediyle Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’in eserleri olmak suretiyle musannefler ve başka hadis mecmualarında Ebû Hanîfe’nin birçok rivayeti mevcuttur. Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, Ebû Hanîfe’nin yarısı hocası Hammâd’dan, yarısı da başka şeyhlerden olmak suretiyle 4000 hadis rivayet ettiğini belirtir (Menâḳıbü Ebî Ḥanîfe, s. 84-85). Buna karşın Ebû Hanîfe’nin çoz azca hadis bilmiş olduğu yada hadisle iş etmediği şeklinde iddialar, fazla kez mezhep taassubunun sevkettiği aşırılıktan ve karşı tavırdan, bazan da o mevzuda daha uygun ve güçlü başka bir delilin bulunması sebebiyle başka mezheplerce benimsenen hadisleri kanıt almaması yada değişik yorumlaması ve zâhiren o hadisle iş etmemiş şeklinde görünmesinden meydana gelmektedir. Yaptığı ictihadlar ve verdiği hükümler incelendiğinde bunların ahkâmla ilgili yüzlerce olay uygun olduğu görülür. Ancak bazan bir mevzuda zâhiren birbiriyle çelişen iki ve daha çok hadis var olup Ebû Hanîfe bu hadislerden birini tercih ettiğinde verdiği yargı bir olay uygunluk gösterirken başka bir olay aykırı görünebilmektedir. Onun ders almış olduğu ve hadis naklettiği hocaları yanında, kendisinden ders alıp hadis rivayetinde bulunan Ebû Yûsuf, Muhammed b. Hasan, Abdürrezzâk es-San‘ânî, Abdullah b. Mübârek başta olmak suretiyle pek fazla talebesi vardır. Ayrıca içlerinde Yahyâ b. Zekeriyyâ, Hafs b. Gıyâs, Hibbân b. Ali şeklinde hadislere hakkıyla vâkıf olan daha genç yaşta âlimler de bulunmaktadır. Ebû Yûsuf’un naklettiğine nazaran Ebû Hanîfe kendisine bir sorun sorulduğunda evvel talebelerinin bu mevzuda bildikleri hadisleri ve sahâbî sözünü sorar, peşinden kendi bilmiş olduğu rivayetleri nakleder, meseleyi değişik yönleriyle ele alır, talebelerinin görüşlerini ayrı ayrı dinler, sonrasında da o meseleyi hükme bağlardı. Sorulan mevzuda bir hadis ve sahâbî görüşü bulunmadığı takdirde ölçme yapar, kıyasın da mümkün olmadığı yerde istihsana giderdi. Onun ders verme usulüne nazaran soruların evvel öğrencilerle tartışılması, o sorun ile ilgili nas bulunup bulunmadığının araştırılması anlama gelir. Verdiği bazı hükümlerin o mevzuda var bir olay aykırı görünmesi ise bazan hadisin Ebû Hanîfe’ye ulaşmamış olmasıyla, fazla kez da hadis Ebû Hanîfe’nin aramış olduğu sağlık şartlarını taşımadığı için onunla iş etmeyi uygun görmemesiyle açıklama edilebilir. Bu vaziyet yalnız Ebû Hanîfe’ye mahsus bir yöntem olmayıp kendisine nazaran aramış olduğu sağlık şartlarını taşımadığı için belli bir hadisi almayan pek fazla müctehid vardır. Ebû Hanîfe’nin yaşamış olduğu dönemde ve bilhassa bulunmuş olduğu bölgede hadis uydurma işi yaygın hale erişince daha ihtiyatlı davranarak haber-i vâhidleri almada bazı şartlar ileri sürmüş olması onun ilmî ciddiyetinden meydana gelmektedir.

Ebû Hanîfe’nin ilminin tüm hadisleri ihata etmediği de bir gerçektir. Ancak onun hadislerin nâsih ve mensuhunu fazla iyi bilmiş olduğu, Hz. Peygamber’in yaşamını ve hadisleri öncelik-sonralık açısından inceleyerek bilhassa nihayet dönemde söylenen hadisleri temel almış olduğu belirtilir. Bu anlayış, yaşamın değişmesi ve fıkhî hükümlerin bu değişikliğe belli seviyede ahenk sağlaması gerektiği fikrinin sonucudur. Ebû Hanîfe’nin, birbiriyle çatışan hadisleri uzlaştırmaya çalışmaktan fazla nesih fikrini tercih etmesi de bu anlayışın ürünüdür. Fetva verdiği bir mevzuda görüşüne aykırı bir sahih hadis nakledildiğinde de tereddütsüz onu almış ve kendi ictihadından vazgeçmiştir. Ebû Hanîfe mürsel hadisleri de kanıt olarak kullanmıştır (Leknevî, er-Refʿ ve’t-tekmîl, s. 23). Hatta sahâbenin mürsellerini başkalarının müsnedlerinden üstün tutmuştur. Ebû Hanîfe âhad hadisi Kur’an’ın umumi ve zâhirî hükümleriyle, İslâm fıkhında yerleşik umumi ilkelerle, kavlî yada fiilî ünlü sünnetle, hatta bazan da sahâbe ve tâbiînden gelen ortak uygulama ile karşılaştırarak değerlendirir, arada çatışma olduğunda genel anlamda daha güçlü görmüş olduğu ikinci grup delillerle iş ederdi. Geniş bir topluluğun önünde vuku bulması yada sık sık tekrarlanması sebebiyle ekseriyet tarafınca bilinmesi, uygulanması ve rivayet edilmesi ihtiyaç duyulan bir mevzuda (umûmü’l-belvâ) vârid olan âhad haberi şâz bir görüş sayması da bu anlayışın sonucudur. Ancak bu metodolojisinin iyi kavranamadığı durumlarda hadisle iş etmediği yada kıyası hadisten öne almış olduğu şeklinde tenkitlere de muhatap olmuştur. Ebû Hanîfe daha hayatta iken kıyası olay takdim etmekle suçlanmış, lakin kendisi ya bizzat ithamda bulunanlara nasıl ne şekilde ictihad ettiğini anlatarak yada bu şekilde söyleyenlerin iftirada bulunduğunu ileri sürerek bu ithamları reddetmiş, nas bulunan yerde kıyasa gereksinim duyulmayacağını bildirmiştir. Ebû Hanîfe’nin bazı ictihadları, onun kıyası, râvisi fakih olmayan haber-i vâhide tercih ettiğini, Kur’an’ın açık ve özel hükümlerini (nas) ve umumi ilkelerini haber-i vâhidle nesh ve tahsis etmediğini, rivayet etmiş olduğu olay aykırı davranan râvinin hadisini kanıt almadığını göstermekteyse de bunu Ebû Hanîfe’nin umumi bir metodu olarak belirtmek yanlış olur. Zira aksini gösteren ictihadlarının sayısı da bir fazlaca fazladır. Onun kıyası olay takdim etmediği, aksine hadisi kıyasa takdim ettiğine dair ictihadlarında pek fazla misal bulmak mümkündür. Ebû Hanîfe haber-i vâhidleri kanıt almış, zayıf da olsa hadisi tercih etmiş, sadece nas bulunmayan yerde kıyasa gitmiştir. Ne var ki fazla ölçme meydana getiren bir âlim olarak tanınmıştır. Üstünde ashabın ittifak etmiş olduğu tek bir görüşün bulunmadığı yerlerde onların değişik görüşlerinden kıyasa uygun olanını tercih etmesi, bunun yanında tâbiîn süreci de iç sonraki âlimlerin görüşleriyle kendini bağlı hissetmeksizin ictihad etmesi, gerek sahâbe gerekse tâbiînin icmâını, ayrıyeten sahâbî görüşünü kanıt olarak kullandığının göstergesidir. Bunların bulunmadığı yerde kıyasa giden Ebû Hanîfe, eğer ölçme sonucu vardığı yargı umumi olarak dinin ruhuna, umumi ilke ve amaçlarına uygun düşmezse ilk bakışta görülmeyen, sadece birazcık düşünmekle bulunabilecek olan etkili illeti kavrayarak ve daha güçlü bir delile dayanarak istihsan metoduyla ictihadda bulunmuştur. Bu açıdan istihsanla elde edilmiş hükmü almak, kıyasla varılan hükümden daha kuvvetlisine dönmek demek olur. Zira ölçme kanıtlama edici değil sadece hükümleri ortaya çıkarıcıdır. Halbuki istihsan yapılarak erişilen hükmü başka şer‘î deliller takviye etmekte ve bu yargı kıyasa nazaran gerçeğe daha yakın görünmektedir.

Ebû Hanîfe’nin ictihad metodu, yetiştirdiği öğrencilerin bizzat yaptıkları ictihadlardan da anlaşılır. Bunların içinde Ebû Yûsuf, Züfer b. Hüzeyl şeklinde kıyasta ileri bir dereceye ulaşanlar bulunmaktadır. Talebelerinden Muhammed b. Hasan’ın naklettiğine nazaran Ebû Hanîfe’nin öğrencileri yaptıkları kıyasları onunla tartışırlardı; lakin o, “Ben istihsan yapıyorum” diyince asla kimse kendisine yetişemezdi (Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, s. 179). Zira Ebû Hanîfe meseleler arasındaki açık yada saklı illetleri bulur, onları kolayca kavrardı. Ayrıca halkın muâmelâtını da göz önünde bulundurur, dinin esas ilke ve esaslarına aykırı olmadığı sürece bu tarz şeyleri kanıt olarak alırdı. Ebû Hanîfe asla güçlük taraftarı değildi.

Ebû Hanîfe’nin fıkhında şahsiyetinin, içinde bulunmuş olduğu dönem ve şartların, şahsî görüş ve temayüllerinin, re’y ve ictihad anlayışının, ilmî muhitinin, ders almış olduğu ve görüştüğü âlimlerin belli bir tesiri mevcuttur. Aynı etki, onun görüş ve öğretisi çevresinde sonradan oluşan Hanefî mezhebi için de söz mevzusudur. Ebû Hanîfe’nin fıkhında, dönemlerinde Irak’taki re’y ekolünün temsilcisi durumunda olan İbrâhim en-Nehaî ve Hammâd b. Ebû Süleyman’ın derin izlerini bulmak mümkündür. Ancak bu vaziyet, aralarında Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin de bulunmuş olduğu (Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, I, 419) bir kısım âlimi, onun fıkhının İbrâhim en-Nehaî’nin fıkhından değişik olmadığı kanaatine de sevketmiştir. İlk dönemlerinde hocası Hammâd’ın ve bu sebeple İbrâhim en-Nehaî’nin çizgisini büyük seviyede korumuş olduğu doğrudur. Ancak hocasının ölümünden sonraki otuz sene içinde hadis ve re’y ekollerinin birbirine kısmen yaklaşması sebebiyle hadis ekolüyle ve hadisçilerle de münasebet kurmuş, Mekke, Medine ve Ehl-i beyt fıkhından faydalanmış, devrindeki birçok erişkin bilim adamıyla görüş alışverişinde bulunmuştur. Böylece İslâm ümmetinin var fıkhî mirasını değişik kanallardan özümseme, değişik temayül ve nazar açılarını kendi şahsî birikim, yöntem ve kabiliyetiyle mezcederek bunlardan bir senteze varma imkânı bulmuştur.

Ebû Hanîfe’nin tecim yaşamının içinde bulunması, insanların sorun ve gereksinimlerini yakından tanıması da ictihadlarının kabul ve uygulama şansını arttırmıştır. Öte taraftan onun değişik kültür ve geleneklere haiz çeşitli grupların karma bir halde yaşamış olduğu Irak bölgesinde yetişmiş olması, Hicaz bölgesinde egemen geleneksel toplumsal yapı ve anlayıştan daha azca etkilenmesine, birçok mevzuda örfü ve içtimaî vak‘ayı temel alan değişik yorum ve ictihadlara haiz olmasına zemin hazırlamıştır. Hanefî mezhebinin Araplar dışındaki müslümanlar içinde yaygınlık kazanmasının bir sebebi de bu olmalıdır. Denilebilir ki Ebû Hanîfe, hocaları ve önceki nesiller tarafınca kendisine intikal ettirilen fıkhî kuralları, görüşleri, âyet ve hadislerle ilgili yorumları içinde bulunmuş olduğu ortam, insanların ihtiyacı ve dinin umumi ilke ve amaçları açısından tekrardan değerlendirme, sınırı olan naslarla sınırsız vakalar, naklin hükmü ile aklın yorumu, hadisle re’y içinde mâkul bir âhenk kurma imkânını elde etmiştir. Ebû Hanîfe’nin örf ve âdeti, Kur’an’ın umumi ilkelerini, halk yararını gözetmesi ve istihsanı sıkça kullanımı bu gayretin sonucudur. Ebû Hanîfe, ticarî muameleleri açıklık ve belirlilik, faizden ırak olma, örf ve ihtiyaca uygunluk, dürüstlük ve itimat şeklinde dört esas üstüne oturtmuş, ticarî hukukta olsun borçlar, aile ve halk hukukunda olsun şahsî girişim ve sorumluluğu, şahıs hak ve hürriyetlerini ilke edinmiştir. Onun, bulûğa ermiş kızın velisiz evlenebileceği, sefihin ve borçlunun ehliyetinin kısıtlanamayacağı, vakfın bağlayıcı olmayacağı şeklinde fıkhî görüşleri bu anlayışının sonucudur.

Ebû Hanîfe, kendi dönemine kadar geçen sürede oluşan ve nasların yorumu mahiyetinde olan kuralları gerektiğinde tekrardan ifade etmiş, bazan da kuralı değişiklik yapmak yerine ferdî gereksinim yada zarureti giderebilmek için bazı fıkhî çözüm ve çareler önermiştir. Ancak bulmuş olduğu bu çareler fazla sınırı olan bir alanda ve belli seviyede uygulanmış olup hiçbir vakit anne kuralı işlemez kılacak ve kanuna karşı hile teşkil edecek mahiyette değildir. Hanefî mezhebinin teşekkülü sürecinde geliştirilip üretilen ve literatürde “hîle-i şer‘iyye” olarak terimleşen (bk. HİYEL) hukukî çözümlerin bütünüyle Ebû Hanîfe’ye isnat edilmesi doğru olmadığı şeklinde onun bu mevzuda bağımsız bir kitap (Kitâbü’l-Ḥiyel) yazdığı rivayeti de doğru değildir. Ebû Hanîfe’nin fıkhının bâriz özelliklerinden biri de hukukî objektifliği temel alması, fena kasıt ve niyet araştırmasında, sebep-sonuç bağlantısını kurmada mâkul bir sınırı aşmamasıdır. Hükümlerin hukukî tarafını uhrevî hayata ilişkin dinî yönünden ayrı mütalaa ettiğinden, işin dinî ve vicdanî tarafı fertlere ilişkin olmak suretiyle beşerî ilişkilerde objektif ölçüleri kullanmıştır. Bu metodu gereği bazı fetvaları başka hukuk ekollerince, hatta öğrencilerince eleştiri edilmiştir.

Ebû Hanîfe’nin fıkhının dayandığı esaslar, sonraki nesillere mensup Hanefî fakihleri tarafınca, var fetva ve ictihadlar göz önüne alınarak tesbit edilmeye çalışılmış olmakla beraber Hanefî ekole nazaran yazılan usul kitaplarındaki metodolojik kaide ve görüşlerin Ebû Hanîfe’ye ilişkin oluşu her vakit kesinlik taşımaz. Mezhep müdafaasına, var ictihadların açıklama ve sistemleştirilmesine dair bu kuralların bazı istisnalarının olacağı da açıktır. Ebû Hanîfe, ictihad usulünün ve fıkhının dayandığı esasların sert bir uygulayıcısı olmayıp meselenin konum ve mahiyetini, gerektiğinde değişik taraflarını göz önünde bulunduran değişik fetvalar da vermiştir. Fıkhının kuralcı değil de meseleci tarzda doğması, Hanefî mezhebinin hayata ve insanların gereksinimlerine uygun bir yapıda gelişmesiyle neticelenmiştir. Öte taraftan onun belli bir kanıt ve anlayışın ürünü olarak ileri sürdüğü bir görüşün, ileriki devirlerde yazılan Hanefî eserlerinde yeni naklî ve aklî delillerle desteklendiği ve neticede Ebû Hanîfe’nin, tüm bu kanıt ve yorumlar sonucu o görüşe haiz olduğu şeklinde bir ifade kazanılmış olduğu da söylenebilir.

Ebû Hanîfe, sahâbe ve tâbiîn döneminde Irak bölgesinde oluşan varlıklı ilmî ve fikrî gelişmeyi hocaları ve görüştüğü çeşitli âlimler vasıtasıyla yakından tanıma ve kavrama imkânı bulmuştur. Etrafında seçkin ve dirençli öğrencilerin oluşturduğu ders halkası da bir bakıma önceki kuşaklardan devralınan bu varlıklı mirası, gelişen şartlara ve çoğalan fıkhî meselelere paralel olarak tekrardan değerlendirip sistemleştiren geniş tabanlı bir ictihad şûrası fonksiyonu görmüştür. O devrin fıkhî zenginliği ise genel anlamda Ebû Hanîfe’ye değil bölgeye nisbet edilerek “Irak fıkhı” olarak anılır. İki ünlü öğrencisi Ebû Yûsuf ile İmam Muhammed’in yazdığı eserler yardımıyla ileriki nesillere aktarılma şansını gören bu fıkhın içinde Ebû Hanîfe’nin öğrencilerinin yanı sıra Osman el-Bettî, İbn Şübrüme, İbn Ebû Leylâ şeklinde çağdaşı fakihlerin görüşleri de yer alır. Ancak bu zamanda oluşan fıkhî birikim, hem üstat olması hem de görüşlerinin ağırlığı sebebiyle ileriki asırlarda Ebû Hanîfe’nin adına nisbetle “Hanefî mezhebi” olarak anılmaya başlanmıştır. Irak fıkhının mezhep olarak teşekkülünde ise bölgesel ve tarihî şartların yanı sıra fıkhî meselelerin ve çözümlerinin sistemleştirilip belli bir kaide ve metodolojiye kavuşturulmuş olmasının da mühim oranı vardır (bk. HANEFÎ MEZHEBİ). Bu sebeple Ebû Hanîfe, devrindeki fıkhî birikimi ve düşünceyi parça parça ışık‘î meseleler ve çözümler görünümünden çıkarıp belli seviyede sistemleştirdiği, yeni vaka ve meselelerin fıkhî çözümüne de imkân veren bir bütünlük kurmaya çalmış olduğu için dönemindeki fıkıh ilminin gelişiminde etkin bir rol oynamıştır. Ancak bu gelişimde, etrafındaki ders halkasını oluşturan Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Züfer şeklinde her biri bağımsız müctehid sayılabilecek vasıftaki seçkin dost ve öğrencilerinin, hem hocalarının sağlığındaki hem de onun vefatından sonraki fıkhî çaba ve faaliyetlerinin de mühim oranı vardır.

Ebû Hanîfe’nin fıkhî düşüncenin gelişmesine olan büyük katkısı, başka mezhep imamları ve İslâm âlimlerince de değişik üslûplarda ifade edilmiştir. İmam Şâfiî’nin, fıkıhla meşgul olan tüm âlimlerin Ebû Hanîfe’ye teşekkür borçlu bulunduğunu dile getiren ünlü sözü (“İnsanlar fıkıhta Ebû Hanîfe’nin iyâlidir”, İbn Abdülber, s. 136) onun fakihler nezdindeki itibarını anlatmaya kâfidir.


BİBLİYOGRAFYA

Ebû Hanîfe, el-Fıḳhü’l-ebsaṭ (nşr. M. Zâhid Kevserî), Kahire 1368/1949, s. 36.

İbn Sa‘d, eṭ-Ṭabaḳāt, VI, 368-369.

Mes‘ûdî, Mürûcü’ẕ-ẕeheb, VI, 213.

İbnü’n-Nedîm, el-Fihrist (Teceddüd), s. 255-256.

Pezdevî, Kenzü’l-vüṣûl, I, 8.

Hüseyin b. Ali es-Saymerî, Aḫbâru Ebî Ḥanîfe ve aṣḥâbih (nşr. Ebü’l-Vefâ el-Efgānî), Haydarâbâd 1394/1974.

İbn Hazm, Mülaḫḫaṣu ibṭâli’l-ḳıyâs ve’r-reʾy ve’l-istiḥsân ve’t-taḳlîd ve’t-taʿlîl, Dımaşk 1960, s. 9, 13, 68.

a.mlf., İḥkâm fî uṣûli’l-aḥkâm, Kahire 1970, IV, 542.

Hatîb, Târîḫu Baġdâd, XIII, 324-330, 333-334, 352, 360, 368, 416, 421-422.

İbn Abdülber, el-İntiḳāʾ, Kahire 1350, s. 122-123, 136, 142-144.

Gazzâlî, el-Müstaṣfâ, I, 137-139.

Muvaffak b. Ahmed el-Mekkî, Menâḳıbü Ebî Ḥanîfe, Beyrut 1981.

İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 326.

İbnü’s-Salâh, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱, s. 347.

Nevevî, Tehẕîb, s. 216, 217.

İbn Hallikân, Vefeyât, II, 163-164.

Karâfî, Şerḥu Tenḳīḥi’l-fuṣûl fi’l-uṣûl, Kahire 1306, s. 154, 202.

Zehebî, Aʿlâmü’n-nübelâʾ, VI, 394-402.

a.mlf., Menâḳıbü’l-İmâm Ebî Ḥanîfe ve ṣâḥibeyh Ebî Yûsuf ve Muḥammed b. Ḥasan, Kahire, ts., s. 7, 8, 11, 14-15.

Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Ḥüccetullāhi’l-bâliġa, Beyrut 1990, I, 419.

Şâtıbî, el-Muvâfaḳāt, IV, 135, 136.

a.mlf., el-İʿtiṣâm, II, 118.

Bezzâzî, Menâḳıbü’l-İmâmi’l-Aʿẓam, Beyrut 1981.

İbnü’l-Cezerî, Ġāyetü’n-Nihâye, II, 342.

İbn Hacer, Tehẕîbü’t-Tehẕîb, IX, 167, 302; X, 401; XI, 91.

Süyûtî, Tebyîżü’ṣ-ṣaḥîfe fî menâḳıbi’l-İmâm Ebî Ḥanîfe, Haydarâbâd 1334, s. 3, 6, 9-11, 14-15, 25-28, 30, 33.

İbn Hacer el-Heytemî, el-Ḫayrâtü’l-ḥisân, Kahire 1304, s. 5-6, 21, 2627, 32, 60.

Taşköprizâde, Mevzûâtü’l-ulûm, I, 645.

Beyâzîzâde Ahmed Efendi, İşârâtü’l-merâm min ʿibârâti’l-İmâm (nşr. Yûsuf Abdürrezzâk), Kahire 1949, s. 22, 23.

Muhammed b. Yûsuf ed-Dımaşkī, ʿUḳūdü’l-cümân fî menâḳıbi Ebî Ḥanîfe en-Nuʿmân, Konya Yusuf Ağa Ktp., nr. 7200, vr. 22b, 23a, 24a.

Hüseyin el-Müderris, Menâḳıbü Ebî Ḥanîfe, TTK Ktp., vr. 10a-b, 11a, 16b (Muhammed b. Tâvît et-Tancî nüshası).

Zebîdî, ʿUḳūdü’l-cevâhiri’l-münîfe fî edilleti meẕhebi’l-İmâm Ebî Ḥanîfe, İstanbul 1309, I, 5-6, 45.

Leknevî, er-Refʿ ve’t-tekmîl, s. 23, 59.

a.mlf., el-Ecvibetü’l-fâḍıla li’l-esʾileti’l-ʿaşereti’l-kâmile, Halep 1384/1964, s. 47.

Mahmud Esad Seydişehrî, Târîh-i İlm-i Hukuk, İstanbul 1331, s. 204.

Brockelmann, GAL (Ar.), III, 235-245.

M. Zâhid Kevserî, Teʾnîbü’l-Ḫaṭîb, Kahire 1361/1942, s. 16-18, 20, 21.

a.mlf., en-Nüketü’ṭ-ṭarîfe, Kahire 1365, s. 3-5.

Sabri Şakir Ansay, Hukuk Tarihinde İslâm Hukuku, Ankara 1954, s. 39, 40.

C. Zeydân, Âdâb (Dayf), II, 161.

Mustafa es-Sibâî, es-Sünne, Kahire 1961, s. 451, 463, 467, 469, 471.

M. Esad Kılıçer, İslâm Fıkhında Re’y Taraftarları, Ankara 1963, s. 48, 49.

Muhammed Hamîdullah, İslâmda Devlet İdaresi, İstanbul 1963, s. 31.

M. Abdurrahman el-Mübârekfûrî, Muḳaddimetü Tuḥfeti’l-Aḥveẕî, Kahire 1386/1967, I, 162-164, 166, 169-170.

Sezgin, GAS [Ar.], I/3, 31-50.

Subhî es-Sâlih, ʿUlûmü’l-ḥadîs̱ ve muṣṭalaḥuh, Beyrut 1969, s. 210, 266, 347, 383, 384.

Abdulkadir Şener, Ölçme İstihsan İstıslah, Ankara 1974, s. 128, 129.

M. Ebû Zehre, Târîḫu’l-meẕâhibi’l-fıḳhiyye, Kahire, ts., II, 175.

a.mlf., Ebû Ḥanîfe, Kahire 1976.

Velîd el-A‘zamî, Medresetü’l-İmâm Ebî Ḥanîfe, Beyrut 1404/1983.

Mustafa Uzunpostalcı, Ebû Hanîfe Hayatı ve İslâm Fıkhındaki Yeri (doktora tezi, 1986), SÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, s. 56-202.

İsmail Hakkı Ünal, İmam Ebû Hanîfe’nin Hadis Anlayışı ve Hanefi Mezhebinin Hadis Metodu (doktora tezi, 1989), AÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Ahmed Emîn, Ḍuḥa’l-İslâm, Kahire, ts., II, 176-180, 182, 183; III, 274.

Abdülhalîm el-Cündî, Baṭalü’l-ḥürriyye ve’t-tesâmuḥ fi’l-İslâm, Kahire, ts., s. 32, 33.

Seyyid Afîfî, “et-Tecdîd fi’l-İslâm, el-müceddidûn fi’l-ḳarni’s̱-s̱ânî el-hicrî, el-İmâm Ebû Ḥanîfe”, ME, IX/1 (1939), s. 105, 106, 168, 368-371, 420.

Abdülalîm, “Maʿrifetü’l-meẕâhib”, Mecelle-i ʿUlûm-i İslâmiyye, I/1, Tahran 1960, s. 163-177.

Abdülganî Ahmed Nâcî, “Ebû Ḥanîfe ve ḥürriyetü’r-reʾy”, ME, XLVI/3 (1974), s. 323-328.

M. Abdürreşîd en-Nu‘mânî, “Mekânetü Ebî Ḥanîfe fi’l-ḥadîs̱”, ed-Dîrâsâtü’l-İslâmiyye, XXIV/1, İslâmâbâd 1989, s. 27-67.

Halim Sabit Şibay, “Ebû Hanîfe”, İA, IV, 20-28.

R. Paret, “İstihsan”, a.e., V/2, s. 1217-1219.

J. Schacht, “Abū Ḥanīfa al-Nuʿmān”, EI2 (İng.), I, 123-124.

U. F. Abd-Allah, “Abū Ḥanīfa”, EIr., I, 295-301.

Müellif: Mustafa Uzunpostalcı

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi

Kaynak: Diyanet Haber

Haber Kaynağı – Diyanethaber

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Tuğrul Bey kimdir? 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Sperrmüll Berlin

İstanbul escort Tuzla escort Acıbadem escort Bostancı escort Bağdat caddesi escort Erenköy escort Suadiye escort Küçükyalı escort Şerifali escort Kurtköy escort Sultanbeyli escort Göztepe escort Kayaşehir escort Çapa escort Bahçelievler escort Fatih escort Fındıkzade escort Beşiktaş escort escort girl dubai escort girls berlin seks hikayeleri sex hikayeleri sex izle sikiş kısa link