h Dolar 8,3213 %-0.34
h Euro 9,9116 %-0.34
h BIST100 1.403,68 %0.29
h Bitcoin 323078 %-2.30771
a İkindi Vakti 17:09
İstanbul 33°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

İnsanın Saygınlığı ve Dokunulmazlığı 2021

İnsanın Saygınlığı ve Dokunulmazlığı 2021

İnsanın Saygınlığı ve Dokunulmazlığı 2021 2021

İnsanın Saygınlığı ve Dokunulmazlığı 2021

İnsanın Saygınlığı ve Dokunulmazlığı

Din İşleri Yüksek Kurulu, 26/02/2015 tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanı Dr. Hüseyin KAYAPINAR’ın başkanlığında toplandı. Dini Konuları İnceleme ve Soruları Cevaplandırma Komisyonunca hazırlanan “İnsanın Saygınlığı ve Dokunulmazlığı” adlı metin görüşüldü.

MÜTALAA: İslâm’ın esas kaynakları olan Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber’in Sünneti; insanoğlunun, ek bir sebebe ya da kayda bağlı olmaksızın bir tek insan olmasından dolayı saygı duyulan ve dokunulmaz olduğu hususunda nihayet aşama berraktır. Birfazla ayet-i kerime ve hadis-i şerif, tüm insanların tek bir kaynaktan, Hz. Âdem’den türediğini, yaratılıştan kıymetli bulunduğunu, yeryüzünün en şerefli yaratığı olarak var edildiğini, her birinin Ulu Allah’ın muradını yeryüzünde gerçekleştirmeyle görevlendirilme anlamında onun halifesi bulunduğunu belirtmiş ve tüm bunların bir ırka ya da dine mensubiyetle sonradan kazanılmayıp insan olarak yaratılmışlık itibariyle kimliğinde esasen verili olarak var bulunduğunu ortaya koymuştur. Bu gerçek, İslam geleneğinde “İsmet-i Âdemiyyet” kavramıyla ifade edile gelmiştir. Bunun yanında İslam zamanı süresince Müslümanlarla gayri müslimlerin içinde yaşanmış olan devamlı savaşlar ve İslam varlığına yönelik devamlılık arz eden düşmanca tutumlar bazı âlimleri, insanoğlunun saygınlık ve dokunulmazlığının imana ya da emana dayandığı (İsmeti inanç ve eman) fikrine götürmüştür. İnsanın dokunulmazlığının ve esas insan haklarının Âdemiyyete kısaca insan olmaya değil de imana kısaca mümin olmaya yada emana kısaca Müslümanların verdiği güvenceye istinaden İslam toplumunda yaşamaya dayandığı yönündeki bu sonraki yorumlar, tarihsel ve konjonktüreldir.
GEREKÇE: İslam tüm insanlığa gönderilen nihayet ilahî dindir. Muhatabı belli bir topluluk, vakit dilimi yada coğrafya olmadığı için çağrısı evrenseldir kısaca tüm zamanlara ve istisnasız tüm insanlaradır. “Biz, seni sadece tüm insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak yolladık. Fakat insanların bir çok bilmezler.” (Sebe’ 34/28); “(Ey Muhammed!) De ki: “Ey insanoğlu! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ilişik olan Allah’ın hepinize gönderilmiş olduğu peygamberiyim.” (A’râf 7/158); “De ki: ‘Ey insanoğlu, size Rabbinizden gerçek (Kur’an) gelmiş bulunuyor.
Artık kim doğru yola girerse, sadece kendisi için girer. Kim de saparsa sadece kendi aleyhine sapar. Ben sizden görevli değilim.” (Yunus 10/108); “İşte bu Kur’an bana, onunla sizi ve ulaştığı herkesi uyarayım diye vahyolundu.” (En’âm 6/19) şeklinde ayet-i kerimeler yanında “Benden önceki peygamberler bir tek kendi toplumlarına gönderilmişken ben, tüm insanlığa gönderildim” (Buhârî, Salât, 55; Müslim, Mesâcid, 523) şeklinde hadis-i şerifler bu hakikati ortaya koymaktadır.
İlahî hitabın kendisine yöneltildiği insan, tekrar bu hitabın beyanına bakılırsa en güzel şekilde yaratılmış (Tîn 95/4); kendisine yaratıcının ruhundan üflenmiş (Secde 32/9); bir kaynak insandan Hz. Âdem’den (a.s.) türemiş (Nisa 4/1; Zümer 39/6); yaratılan başka birçok varlıktan üstün tutulmuş ve sırf insan olması hasebiyle saygı duyulan kılınmıştır: “Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsrâ 17/70).
Ulu Allah’ın meleklerin bile kendisine saygı göstermesini emrettiği (Bakara 2/34; A’râf 7/11) bu varlık, İslamî anlayışa bakılırsa sırf insan olması sebebiyle aslî saygınlığa haizdir. Bu aslî saygınlık, onu bununla beraber dokunulmaz kılar. Bu sebepledir ki “bir insanı öldüren şahıs sanki tüm insanlığı öldürmüş gibidir; ve bir yaşam kurtaran şahıs sanki tüm insanlığı kurtarmış şeklinde olur.” (Mâide 5/32). İnsanın doğuştan getirmiş olduğu bu saygınlık ve dokunulmazlık özelliği, onu hem hukukun muhatabı yapmış hem de esas haklara haiz kılmıştır. İlk dönem İslam âlimlerinden Serahsî (ö. 483/1090), insanoğlunun hak ve mesuliyet sahibi bulunduğunu açıklarken, Allah’ın, kendi emanetini taşıması için yarattığı insanı, hukukullahın gereklerini yerine getirebilsin diye us ve hukukî kişilik (zimmet) nimetleriyle donattığını ve tekrar üstlendiği emanetin gereğini tam olarak verme edebilmesi için ona doğumundan başlayarak dokunulmazlık (ismet), özgürlük (özgürlük) ve iyelik sahibi olabilme (mâlikiyyet) haklarını bahşettiğini belirtir (el-Usûl, Beyrut 1993, II, 334).
XIX. asır âlimlerinden İbn Âbidîn de (ö. 1252/1836) “Kâfir bile olsa insan mükerremdir/saygındır; ölü kâfirin kemiğini kırmak da aynı gerekçeyle caiz değildir.” (Reddü’l-muhtâr, Beyrut 1992, V, 58) derken bu aslî saygınlığa vurgu yapmaktadır.
İslam âlimlerine bakılırsa insanoğlunun yaşama, din ve vicdanî kanaat sahibi olma, evlenerek çoğalma, mülk sahibi olma, ırz ve şerefini güvence altına alma şeklinde esas haklara haiz olması işte sırf insan olmanın sonucu olan bu ismet ve keramete dayanmaktadır. Bu yaklaşım, İslam geleneğinde; “el-İsmetü bi’l-Âdemiyye” kısaca “Saygınlık ve dokunulmazlığın öne sürülen nedeni, insan olmaktır” ilkesiyle ifade edilmiştir (bk. Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1993, IV, 224; XXVI, 89; Kâsânî, Bedâi, Beyrut 1986; VII, 257; Merğînânî, el-Hidâye, İstanbul 1986, I, 216, 230; II, 155-156).
Hz. Peygamber’in tüm insanlara hitaben yapmış olduğu nihayet konuşmalarından birinde verdiği şu ileti, fakihlerin bu yorumlarına esas teşkil etmiştir: “Ey insanoğlu! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir, zira hepiniz Âdem’in çocuklarısınız; Âdem ise topraktandır. Allah katında en kıymetli olanınız, ona en fazla saygı göstereninizdir. Arabın Arap olmayana, Allah’a saygı ölçüsü haricinde başka bir üstünlüğü yoktur.” (Müslim, Hac, 147; Ebû Dâvûd, Edeb, 111).
Bu şekilde bir felsefî geri plana haiz olan insanoğlunun esas hak ve hürriyetleri, fakihler tarafınca zarûrât yada zarûriyyât terimleriyle de ifade edilmiştir. İlgili literatürde “olmazsa olmaz, devredilemez ve indirgenemez insanî değerler” anlamına gelen bu terimle insanoğlunun yaşama hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, aile kurup çoğalma hakkı, aklî melekelerini koruyup geliştirme hakkı ve iyelik hakları korunma altına alınmıştır. Din ya da soy farkı dikkate alınmaksızın her bir insan için söz mevzusu olan bu esas haklar, bununla beraber tüm ilahî din ve şeriatlerin de esas hedefi konumunda olduğundan Müslümanlar tarafınca “makâsıdü’ş-şerîa” terimiyle bir çerçeveye oturulmuştur (Gazzâlî, el-Mustasfâ, Beyrut 1994, I, 633 vd.; Şâtıbî, el-Muvâfakât, Beyrut 1999, II, 12 vd.).
İslamın anne kaynaklarının umumi yaklaşımı bu şekilde olmakla beraber, saygınlık ve dokunulmazlığın, bir başka ifadeyle esas insan haklarının, insan olmaya değil de Müslüman olmaya (el-ismetü bi’l-îman) yada Müslümanların verdiği güvenceye dayanarak İslam toplumunda yaşamaya ya da Müslümanlarla sulh anlaşması yapmış olmaya (el-ismetü bi’l-emân) bağlı bulunduğunu söyleyen âlimler de buluna gelmiştir.
Başlangıçtan başlayarak Müslümanlarla gayri müslimlerin devletlerararsı ilişkilerinin devamlı muharebeye dayanması, buna binaen internasyonal toplumun kaçınılmaz olarak dâru’l-İslam ve dâru’l-harb şeklinde ikiye ayrılması; harp hukuku hükümlerine bakılırsa dâru’l-harb vatandaşlarının, kendilerine eman verilmedikçe yada barış anlaşması yapılmadıkça “harbî” sayılıp can ve mallarının mubah olacağı yargısı, söz mevzusu âlimleri bu şekilde bir kanaate sevk etmiş görünmektedir.
Bu yaklaşımın, yukarıda işaret edilen tarihsel durumlar sebebiyle dönemsel ve konjonktürel olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Kur’ân-ı Kerim’de dinsel ve dolayısıyla kültürel farklılığın bir başka ifadeyle çoğulculuğun, Ulu Yaratıcı’nın bizzat kendisinin muradı olduğu şu ayetlerde açıkça vurgulanmıştır: “Sizden her biriniz için bir sistem ve bir yaşam seçimi belirledik. Eğer Allah dileseydi, normal olarak sizi tek bir ümmet yapardı. Fakat verdiği şeylerde sizi sınav etmek için ümmetlere ayırdı. O şekilde ise hayırlı işlerde yarışın. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O vakit anlaşmazlığa düşmüş olduğunuz şeyleri size bildirecektir.”(Mâide 5/48); “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi toplu halde ne olursa olsun inanç ederlerdi. Bu şekilde iken, sen mi mü’min olsunlar diye, insanları zorlayacaksın?” (Yûnus 10/99).
Dinsel ve kültürel farklılıkların bir yaratılış gerçeği olduğu böylece belirtilip arkasından İslam’ın dışındaki başka dinlere ve mensuplarına yaşam hakkı tanınmaması, açık bir tutarsızlık olurdu. Bu sebepledir ki, gerek Kur’ân-ı Kerîm gerek onu duyuran İslam Peygamberi, başta yaşama, iyelik hakkı ile din ve fikir hürriyeti olmak suretiyle esas hakları güvence altına alacak hükümler getirmiştir (Bakara 2/26; Nisâ 4/32; Mâide 5/32; İsrâ 17/33; Kehf 18/29; Ğâşiye 88/21-22; Buhârî, Cizye, 5; Ebû Dâvûd, Cihad, 153; Tirmizî, Diyât, 11).
Kur’ân-ı Kerîm’in birçok âyeti yanında bilhassa “…Artık onlar sizi bırakıp çekilir de sizinle savaşmazlar ve sulh öneri ederlerse, Allah onlara saldırmanıza izin vermez” (Nisâ 4/90); “Eğer onlar barışa yönelirlerse sen de barıştan yana ol ve Allah’a itimat!..” (Enfâl 8/61); “Allah, inancınızdan dolayı sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere nezaketle ve adaletle davranmanızı yasaklamaz…
Allah yalnızca, din ile ilgili sizinle savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için yardım eden kimselere dostlukla yaklaşmanızı yasaklar; kim onlarla arkadaş olursa, gerçek zâlimler işte onlardır.” (Mümtehine 60/8-9) meâlindeki âyetleri, toplumlararası ilişkilerdeki ilkesel tavrın barış yönünde bulunduğunu göstermektedir. 
Bu şekilde olduğu içindir ki, İslâm sırf konjonktürel gerekler ve dünyevî yararlarla hasmâne ilişkileri tırmandırmayı doğru bulmamış; İslâm ülkesi ve Müslüman varlığını korumak şeklinde meşru gerekçeleri bulunmayan savaşları kınamıştır (Bakara 2/205; Enfâl 8/47; Nahl 16/92; Buhârî, Cihâd, 15; Müslim, İmâre, 149). İnsanın yaratılış itibariyle mâsum ve dolayısıyla canına kastedilmesinin haram olduğu hükmünü ilke olarak benimseyen fakihler (Mevsılî, el-İhtiyâr, İstanbul ts., V,28; İbnü’l- Kayyım, Ahkâmu Ehli’z-Zimme, Beyrut 1983, I,11); canlıları öldürmeyi, yerleşim yerlerini yok etmeyi ve çevreyi tahrip etmeyi bununla beraber getireceği için savaşın aslı itibariyle güzel/hasen bir olgu olmadığını belirtmişlerdir (İbn Abdisselâm, Kavâidü’l-Ahkâm, Kahire ts., s. 44; Kâsânî, Bedâi, VII, 100). Onun içindir ki sulh içinde özgürce yaşamak mümkün olduğu sürece harp asla gündeme gelmez (bk. Yaman, “Savaş”, DİA, XXXVI, 189-194).
Şu halde İslam’ın anne kaynaklarına bakılırsa insan, başka bir mensubiyete gerek olmaksızın sırf insan olması/âdemiyyet cihetiyle saygındır, onurludur, korunmuştur ve esas haklarla donanmıştır. Bu sebepledir ki, herhangi bir insanoğlunun can, mal, ırz, us ve vicdan bütünlüğüne kasdeden davranışlar kabahat kabul edilmiş ve fâilleri için değişik düzeylerde cezalar öngörülmüştür. Fıkıh literatüründe çoğunlukla geçen ve hepsi “insan hakları” anlamına gelen “Hukûku’l-âdemiyyîn”, “Hukûku’l-ibâd” ve “Hukûku’n-nâs” kavramları bu gerçeği somut olarak ortaya koymaktadır (bk. Şâfiî, el-Üm, Kahire 2001, VII, 534-535; Mâverdî, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, Kuveyt 1989, s. 43; İbn Nüceym, el-Eşbâh ve’n-Nazâir, Dımaşk 1983, s. 388). Gayri müslimler de ödedikleri vergiler sebebiyle değil, insan olmaları sebebiyle dokunulmazdır (mahkûnü’d-dem) (Serahsî, el-Mebsût, İstanbul 1983, X, 81-82).
Savaş hukukunun kendine özgü kuralları tabiatıyla istisnadır. Fakat bu şekilde olmakla beraber İslam, muharebede bile insan onurunun korunması ve haklarının güvence altına alınması için tedbirler koymuştur. Mesela bu meyanda düşman tarafında olmakla birlikte fiilen savaşmayan hanım, çocuk, ihtiyar, engelli, kendi işinde meşgul olan kişilerle mabedlerinde kalan din adamlarına dokunulmamış, düşmanın mukaddes varlıklarına ilişilmemiş, gereksiz tahribat yasaklanmış, işkence ve yağmalama kabahat sayılmış, düşman cesetlerine saygı gösterilmesi emredilmiştir (bk. Buhârî, Cihâd, 102, 149; Müslim, Cihâd, 2, 3, 12; Ebû Dâvûd, Hudûd, 14; Tirmizî, Siyer, 40; Müsned, I,
231, 236; Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebîr, Kahire 1971, I, 52-55; 78-79; Şevkânî, Neylü’l-Evtâr, Beyrut 1983, VIII,71 vd,).

Kaynak: Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Tesettür İle ilgili karar 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.