h Dolar 8,6621 %0.11
h Euro 10,1670 %0.11
h BIST100 1.409,72 %0.16
h Bitcoin 385002 %4.69754
a Öğle Vakti 13:02
İstanbul 13°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

Kanuni Sultan Süleyman kimdir? 2021

Kanuni Sultan Süleyman kimdir?

Kanuni Sultan Süleyman kimdir?

Yavuz Sultan Selim’in oğlu,  “Muhteşem” yada “Büyük Türk” lakaplarıyla tanınan Kanuni Sultan Süleyman kimdir?

Yavuz Sultan Selim’in oğlu,  “Muhteşem” yada “Büyük Türk” lakaplarıyla tanınan Kanuni Sultan Süleyman kimdir?

6 Safer 900 (6 Kasım 1494) tarihinde Trabzon’da dünyaya geldi (Lokman, Hünernâme, II, vr. 19a-b; doğum zamanı başka kaynaklarda değişik olarak verilir; XVI. yüzyıla ilişkin kaynaklarda çoğu zaman 900 senesi başları ifadesi geçer; Mecdî ise Şâban 901 [Nisan-Mayıs 1496] tarihini belirtir: [Şekāik Tercümesi, I, 439]). Babası Yavuz Sultan Selim, anası Hafsa Sultan’dır. Annesinin Kırım hanının kızı olduğuna yada Dulkadıroğulları ailesine mensup bulunduğuna dair informasyon doğru değildir. Hünernâme’ye nazaran adını Kur’an’dan oluşturulan sayfada geçen Hz. Süleyman’dan almıştır. Ayrıca babası Selim’in, bu adı kendi isminin küçültmesi (tasgīr) olan “Süleym-ân”dan hareketle verdiği ile ilgili bir rivayet daha vardır. Bugün isminden fazla Kanûnî unvanıyla tanınırsa da bu ödat XVIII. yüzyılda ilk kez Dimitrie Cantemir’in Osmanlı tarihinde geçmiş, XIX. yüzyılda Osmanlı tarihçileri tarafınca benimsenerek yaygınlık kazanmıştır. Çağdaşı Batılı yazarlar onu “Muhteşem” (Magnificent, Magnifique) yada “Büyük Türk” (Grand turc) lakaplarıyla anmışlardır. Ayrıca Batı kaynaklarında Fetret döneminde Osmanlı tahtına oturan Süleyman Çelebi dolayısıyla II. Süleyman şeklinde de nitelendirilmiştir.

Çocuklukları babasının sancak beyi olarak vazife yapmış olduğu Trabzon’da geçti. İlk eğitimini Trabzon sarayında kendisine tahsis edilen hocalardan aldı. Adı malum ilk hocası Hayreddin Efendi’dir. Evliya Çelebi’ye nazaran Trabzon’da iken süt kardeşi Kadı Ömer Efendi’nin oğlu Yahyâ ile (Beşiktaşlı Yahyâ Efendi) beraber bir Rum’dan kuyumculuk öğrendi. On yaşına ulaştığında sancağa çıkması gerekirken muhtemelen II. Bayezid’in, oğulları tarafınca devamlı şekilde baskı altında tutulması sebebiyle tayini gecikti. Hünernâme’de onun on beş yaşlarında iken Karahisarışarkî (Şebinkarahisar) sancağına (915/1509), hemen sonra Bolu sancağına belirleme edilmiş olduğu belirtilirse de bu informasyon tam olarak doğru değildir. Bundan dolayı Amasya’da bulunan Şehzade Ahmed buna şiddetle karşı çıktığından tayinler gerçekleşmedi. Bunun üstüne Şehzade Selim babasına gönderilmiş olduğu bir mektupta oğlu Süleyman’a sancak istedi, gelen cevapta Sultanönü yada Giresun-Kürtün-Şiran bölgesinin verilebileceği bildirildi. Ancak Selim, oğluna bu yerlerin lâyık görülmesi karşısındaki kırgınlığını dile getirerek Trabzon’a yakın olan Karahisarışarkî yada Kefe sancağının tahsisini talep etti (TSMA, nr. E. 5970). Birkaç kez düşünce değiştiren II. Bayezid neticede Süleyman’a Kefe sancağını verdi (Rebîülâhir 915 / Temmuz-Ağustos 1509).

Şehzade Süleyman anası, hocası ve lalası yanında olması durumunda gemiyle Trabzon’dan Kefe’ye gitti. Burada kalmış olduğu süre zarfında babasının taht için mücadelelerine tanık oldu; onun tahtı elde edebilmek için giriştiği askerî hazırlıklara destek verdi. Babasının 1512’de tahta çıkışı kendisine gelecekteki iktidarın yolunu da açmış bulunuyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim’in cülûsundan azca sonrasında İstanbul’a çağrıldı. Bir süre babasının amcalarıyla olan mücadelesini muhafazasıyla görevlendirildiği başşehirden takip etti ve onların bertaraf edilmesinin peşinden yegâne taht vârisi sıfatıyla sancak beyi olarak Manisa’ya gönderildi (Safer 919 / Nisan 1513). Manisa’ya gidişinin ilk aylarına ilişkin bir belgede yanında anası, kız kardeşi, hocası Hayreddin, lalası Kasım ile 458 hizmetlinin bulunmuş olduğu tesbit edilmektedir. Bu listede ilk oğlu Mustafa’nın anası Mâhidevran ile hemen sonra vezîriâzam yapacağı yakın arkadaşı İbrâhim’in adlarına da rastlanmaktadır (TSMA, nr. E. 8030, 10052). Tahta çıkacağı 926 (1520) geçmişine kadar ortalama yedi sene Manisa’da kalan Şehzade Süleyman, bu süre zarfında babasının seferleri dolayısıyla tahta vekâlet ve muhafaza göreviyle Edirne’de bulunmuş oldu. Bu arada Manisa’daki sancak beyliği esnasında idaresi altındaki bölgeyi tanımaya çalıştı, yazın yaylalara çıktı, fazla meraklı olduğu avcılık dolayısıyla Batı Anadolu’nun mühim bir kesimini içine alan yetki alanını dolaştı. Lalası (evvel Kasım, 1516’da Sinan Paşa) ve hocası vasıtasıyla taht için kendisini hazırladı. Fazla bağlı olduğu eşi Hürrem Sultan’ı da Manisa’daki nihayet yıllarında tanımış olmalıdır (bazı müellifler Hürrem’in cülûs esnasında Süleyman’a armağan edilmiş olabileceğini belirtir).

Manisa’daki günleri, babasının 8-9 Şevval 926’da (21-22 Eylül 1520) vefat etmiş olduğu haberini Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa’nın gönderilmiş olduğu haberciden almasıyla sonlanmış oldu. Yanındaki adamlarıyla beraber siyah kanalıyla İstanbul’a devinim ederek 17 Şevval 926’da (30 Eylül 1520) Üsküdar’a ulaştı ve saraya gidip tahta oturdu. Ertesi gün babasının naaşını karşılamak için Edirnekapı’ya kadar gitti. Cenaze töreni Fâtih Camii’nde yapılmış oldu. Ardından atalarının türbelerini ziyaret eden yeni padişah cülûs bahşişi dağıttı, Manisa’daki hareminin ve şehzadelerin (Mustafa, Mahmud ve Murad) getirilmesini emretti. İlk icraat olarak Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa’yı yerinde bıraktı, eski lalası Kasım’a vezirlik pâyesi verdi; böylece divandaki vezir sayısı, Pîrî Mehmed Paşa, Mustafa Paşa, Ferhad Paşa ile beraber dörde yükselmiş oldu.

Devrin kaynakları onun cülûstan sonraki faaliyetlerinin adaleti yaymaya ve tebaasını korumaya yönelik hizmetlerde bulunmaktan ibaret bulunduğunu belirterek bazı örnekler zikreder. Buna nazaran babası tarafınca vaktiyle Tebriz ve Kahire’den sürülmüş olan 600-800 kadar sanatkâr ve ümerânın memleketlerine dönüşüne izin verdi. İran ile meydana getirilen ipek ticareti üstündeki yasağı kaldırdı, bundan dolayı mallarına el konulmuş olan tüccarların zararlarını karşıladı. Halka eziyet eden yönetici ve askerleri cezalandırdı, umumi bir teftiş yaptırdı. Ayrıca bir süre sonrasında babası tarafınca Kahire’den İstanbul’a getirilen nihayet Abbâsî halifesi Mütevekkil-Alellah’ın Mısır’a dönmesine müsaade etti. Böylece bir bakıma halifeyi önemsizleştirerek yeni bir hilâfet anlayışının kendi şahsında ortaya çıkışının ilk adımını attı. Nitekim ileride tüm müslümanların tek sultanı ve halifesi olduğu fikri yaygınlaşacaktır. Bu hareketler, halk ve idareciler nezdinde yeni padişahın nasıl ne şekilde bir tavır sergileyeceğinin bir göstergesi olarak değerlendirildi. Fakat saltanata geçişinin ikinci ayı daha dolmadan babası zamanında Şam beylerbeyiliğine getirilen eski Memlük emîri Canbirdi Gazâlî’nin isyanıyla karşılaştı. Safevîler’in devreye girme ihtimali onda büyük endişeye yol açtıysa da isyan kısa sürede bastırıldı (Ocak 1521). Bu vaziyet, saltanatını perçinleyecek ve bununla birlikte gazâ geleneğini canlandıracak büyük bir sefere çıkma ihtiyacını gündeme getirdi.

Kanûnî Sultan Süleyman, Batı’ya karşı geleneksel gazâ siyasetini rollendirirken iki anne hedefi ön plana aldı. Bunlardan ilki Orta Avrupa’nın kilidi durumunda bulunan Belgrad, diğeri Akdeniz hâkimiyeti bakımından nihayet aşama mühim olan Rodos idi. Bunları ise Macaristan’a yönelik iki harekât izleyecek (1526 ve 1529), sonuncu sefer Viyana önlerine kadar uzanacaktı. 1520-1530 yıllarına denk düşen bu süratli askerî politika devletin kaynaklarının tesbitini gündeme getirdi. Geniş çaplı tahrir emek harcamaları başlatılarak vergiye temel olan varlıklar kayıt altına alındı. Ancak cephedeki başarılar tahrirler dolayısıyla geniş bir gayri memnun zümrenin oluşmasını önleyemedi. Safevîler’in siyasî-dinî propagandalarının da etkisiyle Anadolu’da sıkı denetimden hoşlanmayan konar göçer zümrelerle, beyleri Osmanlılar tarafınca ortadan kaldırılan Karamanoğulları ve Dulkadırlı beyliklerinin egemen olduğu eski coğrafyada bulunan çeşitli grupların katılmış olduğu isyanlar patlak verdi. Kanûnî Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk on senesi, onun batıda ve doğudaki siyaseti kadar dahil politikasının oluşumunda ve devletin dinî ideolojisinin yerleşmesinde hayatî bir rol oynadı.

İlk sefer-i hümâyunu olan Belgrad harekâtı bir tek askerî bakımdan değil devletin vizyonu açısından da simgesel bir ehemmiyet taşır. Burası, vaktiyle büyük atası Fâtih Sultan Mehmed’in başarısızlığa uğramış olduğu anne hedefi konumundaydı. Kanûnî Sultan Süleyman, Belgrad’ı alarak batıya karşı yeni bir açılım sağlamak amacındaydı. Bu sırada Avrupa’da 1519’da imparator seçilen Habsburg hânedanından V. Karl ile ona rakip olan Fransa Kralı I. François 1521 Martında görünüşte Milano dukalığı meselesi dolayısıyla, lakin gerçekte daha derinde yatan hânedanlar arası zıddıyet ve Fransa’nın kendini çepeçevre kuşatılmış hissetmesinin tesiriyle muharebeye girişmişti. Belgrad’a egemen durumdaki Macarlar ise kendi meseleleriyle uğraşıyor, 1516’da dokuz yaşlarında tahta geçen II. Lajos hemen hemen otoritesini hissettirecek bir durumda bulunmuyordu. Bu uygun ortamdan yararlanan Kanûnî Sultan Süleyman sefer esnasında nihayet aşama kararlılık ve disiplinle devinim etti. Edirne’ye ulaştığında halk tarafınca coşkuyla karşılandı, Böğürdelen Kalesi’nin fethini (1 Şâban 927 / 7 Temmuz 1521), “Evvel fethettiğim kal‘adır, mâmur olmak gerek” diyerek sevinçle karşılayıp buranın tekrardan ihyasını emretti. Sefer esnasında yolların temizlenmesi, köprü yapımı, askerin geçişi şeklinde hususlara bizzat nezaret etti. Bir fasıla Belgrad üstüne yürümekte tereddüt ettiyse de sefer durumunu Yahyâpaşaoğlu Bâlî Bey ile görüşerek kararlılığını gösterdi. Padişah Belgrad kuşatması sırasındaki çarpışmaları takip etti, kalenin fethinin ertesi günü şehre girerek her yanını dolaştı (26 Ramazan / 30 Ağustos). On sekiz gün kadar burada kaldıktan sonrasında İstanbul’a döndü. Bu ilk başarıya ulaşmış seferi dolayısıyla her tarafa fetihnâmeler yollandı, büyük şenlikler yapılmış oldu. Fakat bu sırada oğulları Murad ile Mahmud’un vefat haberlerini alması bu ilk fütuhatıyla duyduğu luğu gölgede bırakacaktı.

Kanûnî Sultan Süleyman bu ilk siyasî faaliyetlerinde Fâtih Sultan Mehmed’in izlerini takip etti ve buna nazaran bir strateji oluşturdu. Belgrad’ın ele geçirilmesinin peşinden ilk hedefinin tekrar vaktiyle büyük dedesinin başarısızlığa uğramış olduğu Rodos olması bu bakımdan dikkat çekicidir. Bunun üçüncü ayağı ise İtalya’ya yönelik niyetlerinin başlangıcı olarak tasarlanan Korfu seferidir. Fakat Roma’yı, dolayısıyla Hıristiyanlığın kalbini ele geçirme hülyası sonuçsuz duracak, bir anlamda İtalya’ya (Otranto) asker çıkartmayı başaran, sadece ölümü dolayısıyla harekâtı yarım kalan Fâtih Sultan Mehmed’den daha başarısız olacaktı. Rodos’un öncelik kazanması bununla birlikte Akdeniz hâkimiyeti bakımından önemliydi. Ada, fazla işlek bir yol olan Kahire-İstanbul deniz yolu hattı üstündeki hıristiyan ileri karakolu niteliğini taşıyordu. Bu şekilde bir harekât sadece güçlü bir donanma ile gerçekleştirilebilirdi. Yavuz Sultan Selim’in yaptırdığı tersane ve nihayet dönemlerinde hazırlattığı büyük donanma bu iş için {ek} bir hazırlık gerektirmeyecek derecede kolaylık sağlayacaktı. 9 Receb 928’de (4 Haziran 1522) Osmanlı gemileri sefer için denize açılırken Kanûnî Sultan Süleyman da 23 Receb’de (18 Haziran) siyah kanalıyla ordusunun başlangıcında Üsküdar’dan devinim etti. İznik, Kütahya, Denizli, Çine, Muğla yolundan Marmaris’e ulaştı (2 Ramazan / 26 Temmuz). Yoldayken Dulkadıroğulları’ndan Şehsuvaroğlu Ali Bey ile üç oğlunun üçüncü vezir Ferhad Paşa tarafınca katledildiği haberi ulaşmıştı. Padişah 4 Ramazan’da (28 Temmuz) adaya geçti. Kuşatma esnasında hem çarpışmalara nezaret etti hem de sık sık etrafı dolaştı. Bilhassa Santurluoğlu Bahçesi, Cem Sultan Bahçesi, Eski Rodos şeklinde bölgeleri gezdi. Yapılan divanlarda Vezîriâzam Pîrî Mehmed Paşa ile sürekli müşaverede bulunmuş oldu. Yolsuzlukları nedeni öne sürülerek Anadolu vilâyetindeki yirmi beş kadının görevine nihayet verildi. Bu arada Hürrem Sultan’dan olan oğlu Mehmed’in doğumu haberiyle sevindi. Rodos şövalyelerinin teslim olmasıyla kanlı çarpışmalar sona erince (1 Safer 929 / 20 Aralık 1522) toplanan divanda Rodos şövalyelerinin başı olan Philippe Villiers de l’Isle-Adam’ı kabul edip onunla görüştükten sonrasında talibi terketmelerine izin verdi. Görüşme esnasında padişahın ihtiyar şövalyeyi teselli etmiş olduğu, hatta İslâm’a çağrı ederek kendisine uygun bir vazife vereceğini söylediği ve haline acıdığı rivayet edilir. Bu sırada Cem Sultan’ın Rodos’ta yaşayan oğlu bulunup katledildi, kızlarıyla hanımı İstanbul’a gönderildi. Padişah 10 Safer’de (29 Aralık) şehri görmek için Rodos’a girdi. 14 Safer’de (2 Ocak 1523) ikinci kez girince, adına hutbe okutup şehre düzen verdi ve adadan ayrıldı. İstanbul’a dönerken tekrar sürek avları düzenlettiği, hatta deve güreşi yaptırıp bu tarz şeyleri izlediği belirtilir (Rodos Seferi Rûznâmesi, s. 539).

İstanbul’da bir süre dinlendirilmiş olduğu ve ilerisi için hazırlıklar yapmış olduğu anlaşılan Kanûnî Sultan Süleyman, ayrıca yakın arkadaşı konumundaki İbrâhim Paşa’yı (Makbul) teamüllere aykırı bir hızla vezîriâzamlığa getirdi. Bu görevi bekleyen ikinci vezir Ahmed Paşa’yı Mısır beylerbeyiliğiyle uzaklaştırdı, sadece bu yüzden yeni bir dahil krizle karşı karşıya kaldı. Nitekim İbrâhim Paşa’yı bizzat kendisinin de katılmış olduğu görkemli bir düğünle evlendirir ve Hürrem Sultan’dan olan bir başka oğlu Selim’in doğumuyla sevinirken Ahmed Paşa da (Hain) Kahire’de adına hutbe okutup isyan bayrağını çekmiş bulunuyordu. Ahmed Paşa’nın isyanı Mısır’daki devlete bağlı güçler tarafınca fazla büyümeden bastırıldıysa da bozulan nizamı temin için vezîriâzamını Mısır’a yollama gereği duyan Kanûnî Sultan Süleyman (Zilhicce 930 / Ekim 1524) yeni bir hak gösterisinde bulunup halkın kendisinden şikâyet etmiş olduğu, kan dökücülüğüyle malum Ferhad Paşa’yı kız kardeşiyle evli olmasına karşın Edirne’de idam ettirdi (4 Muharrem 931 / 1 Kasım 1524). Dinlenmek için gittiği Edirne’de avla zaman geçirirken İstanbul’da yeniçeri ayaklanması başlayınca derhal İstanbul’a dönerek isyanda parmağı olan yeniçeri ağasını ve reîsülküttâb Haydar Çelebi’yi başka birkaç kişiyle beraber idam ettirip sükûneti sağlamış oldu. Mısır’da Osmanlı sistemini yerleştirmeye çalışan Vezîriâzam İbrâhim Paşa’nın İstanbul’a dönüşünden sonrasında yeni sefer hazırlıklarını başlattı. Zira bu sırada Avrupa’daki savaşım iyice kızışmış, Fransa Kralı I. François 1525’te V. Karl’a yenilip tutsak düşmüş, anası de oğlunun kurtarılması için yardım talebinde bulunmuştu. Kanûnî Sultan Süleyman bu fırsatı kaçırmadı, öteden beri tasarladığı Macaristan’a yönelik niyetlerini neticelendirmek istiyordu. Belgrad’ın fetih edilmesi Budin yolunu açmıştı ve stratejik gerekçeler harekâtın Belgrad ile sınırı olan kalmasını mümkün kılmıyordu. Batı’ya karşı kuvvet mücadelesine girişmek de sadece bu şekilde bir seferin sonucunda olabilirdi. Macar Krallığı’nı ortadan kaldırarak Habsburglar’la karşı karşıya kalmak, büyük bir cihangir olma tutkusuyla devinim etmiş olduğu anlaşılan Kanûnî Sultan Süleyman için fazla önemliydi. Muhtemelen İbrâhim Paşa ile beraber tüm bu stratejileri inceden inceye hesap etmişti. İstanbul’a gelen Fransa elçisi Johann Frangepán’a Fransa kralına yardım için Macar seferine çıkılacağı bildirildi. Kanûnî Sultan Süleyman cevabî mektubunda Fransa kralını teselli ediyor ve yardım için devinim edeceği taahhüdünde bulunuyordu.

Üçüncü büyük seferine çıkmak için 11 Receb 932’de (23 Nisan 1526) İstanbul’dan ayrılan Kanûnî Sultan Süleyman 9 Temmuz’da Belgrad’a ulaştı, oradan Macar topraklarına geçti, yol üstündeki Péterváradin (Varadin) ve İlok (İllok/Ujlak) kalelerinin alınmasına tanık oldu, ayrıca köylerin yakılmaması için sıkı tembihatta bulunmuş oldu, bundan dolayı artık buralar bir Osmanlı toprağı olmuştu, halkı da tebaa olarak görülüyordu. 29 Ağustos’ta Mohaç ovasında Macarlar’la meydana getirilen harp kısa sürdü; Macar kralının yaşamını kaybetmiş olduğu alan savaşı Macar Krallığı’nın bir anlamda sonunu getirdi. Kanûnî Sultan Süleyman, Budin’e devinim ederek 11 Eylül’de hiçbir mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. İbrâhim Paşa ile beraber şehrin her tarafını dolaştı, şehrin tahrip ve yağma edilmesini engellediyse de çıkan bir taşkınlıkta büyük kilise ile bazı mahalleler yakıldı. Padişah bu duruma fazla üzüldü, İbrâhim Paşa’ya yangını söndürmesi ve duruma müdahale etmesi için buyruk verdi, lakin yangın fazla büyüdüğünden bu mümkün olmadı. Budin’de iken kralın sarayına yerleşti, eğlenceler düzenletti ve kralın av köşküne gidip avlandı. 19 Eylül’de Tuna üstünde inşa edilen köprü tamamlandı ve padişah 21 Eylül’de Peşte tarafına geçti. Kralın sarayını yaktırmayıp buraya yeniçeri muhafızları koydurdu. Saraydaki eşya ve heykellerin gemilere yüklenerek İstanbul’a gönderilmesini emretti; şehrin yahudi halkı da İstanbul’a sürüldü.

Dönüş yolunda iken Anadolu’da büyük çaplı isyan hareketlerinin vuku bulmuş olduğu haberleri ulaştı. Bu isyanlar İbrâhim Paşa’nın Anadolu harekâtıyla bastırıldı. Bilhassa Safevî yanlısı bir hareketin liderliğini meydana getiren Kalender Şah’ın isyanı büyük güçlüklerle bertaraf edilebildi. İsyanlar büyük bir zaferden dönen padişahı derin bir endişeye sevketti. Bu vaziyet, tebaasına karşı hak ve hukukî uygulamalarıyla öne çıkan ve bir tek onların refahını düşünen hükümdar anlayışına vurulmuş bir vuruş gibiydi. Bunun izlerini silmek bir tek içeride alınan tedbirlerle değil, öteden beri devletin dinî ve siyasî esas algılamalarını sarsacak bir tehdit olmayı sürdüren ve başta gelen tahrikçi olarak görülen Safevîler’in bertaraf edilmesiyle mümkün olabilecekti. Tam bu sırada merkezde Molla Kābız’ın yol açmış olduğu dinî meseleler, imparatorluğun umumi siyasî-dinî misyonu içinde Safevîler’in neden olduğu dinî karışıklıklarla beraber ağırbaşlı bir kırılmayı da bununla beraber getirecekti. Fakat tüm bu olaylardan dolayı Safevîler’e karşı fiilî bir harekâta girişmeye Avrupa’daki gelişmeler hemen hemen müsaade etmiyordu. Kanûnî Sultan Süleyman için öncelikli mevzu Macar Krallığı meselesiydi.

Macar Kralı II. Lajos’un geride bir vâris bırakmadan Mohaç’ta yaşamını kaybetmesiyle Habsburglar’ın müdahil olduğu yeni bir kalıtım meselesi ortaya çıkmış, Habsburg İmparatorluğu’nun Avusturya ve Bohemya taraflarının idaresini üstlenmiş olan Ferdinand, kız kardeşinin II. Lajos ile eşiyle olan evliliği dolayısıyla Macar tahtı üstünde hak iddiasında bulunmuş (Macar kralı ilân edilmesi: 17 Aralık 1526), buna karşılık Macar soyluları Erdel bölgesinin beyi olan Janos Zapolya’yı (Szapolyai) kral seçmişlerdi (10 Kasım 1526). Budin’i boşaltan Osmanlılar da şimdilik bölgeyi tampon halde tutmak amacıyla Zapolya’nın krallığını kendilerine tâbi olması kaydıyla tanımıştı. Macar politikasının oluşmasında asla şüphesiz bizzat Kanûnî Sultan Süleyman’ın ve vezîriâzamı İbrâhim Paşa’nın etkili bir görevi vardı. 23 Eylül 1527’de Ferdinand, Zapolya’yı Budin’den çıkarınca içerideki ağır krize karşın Kanûnî Sultan Süleyman ve İbrâhim Paşa tüm dikkatlerini buraya yöneltti. Zapolya’nın gönderilmiş olduğu Lasczky adlı Leh asilzadesini huzuruna kabul eden Kanûnî Sultan Süleyman, Zapolya’ya destek vereceğini söylemiş oldu. Bu sırada İstanbul’a gelen Ferdinand’ın elçilerinin teklifleri reddedilerek bunlar nezaret altına alındı ve yeni bir seferin hazırlıkları başlatıldı. Kanûnî Sultan Süleyman öncelikli olarak Budin’in kurtarılmasını ve Zapolya’nın desteklenmesini düşünüyordu. Onun direkt Viyana’yı hedeflediği, burayı alıp hem Habsburglar’ı hem de Macarlar’ı mısra getirmek istediği yolundaki fikirler tam olarak doğru olmamalıdır.

Padişah, 2 Ramazan 935’te (10 Mayıs 1529) dördüncü kez sefere çıkmadan birazcık evvel fazla güvenilmiş olduğu vezîriâzamı İbrâhim Paşa’ya büyük yetkiler verdi (seraskerlik unvanı: 28 Mart 1529, ayrıyeten Rumeli beylerbeyiliği: 27 Nisan) ve tüm planlamalarını onunla beraber yapmış oldu. Fakat yol esnasında hava şartlarının uygun olmaması ve devamlı yağan şiddetli yağmurlar yüzünden fazla vakit kaybedildi. Bu arada yolda iken Safevî Şahı Tahmasb’ın Bağdat’a girip Zülfikar Han’ı öldürmüş olduğu haberi ulaştı. Macar topraklarında ilerlerken köylere saldırılmaması ve tutsak alınmaması tembihlendi. Mohaç sahrasına ulaşıldığında Macar Kralı Zapolya ordugâha geldi, 19 Ağustos’ta padişah onu kabul etti; içeri girerken ayağa kalktı, büyük bir imtiyaz göstererek ona doğru üç adım yürüdü, büyük iltifatlarda bulunmuş oldu, İbrâhim Paşa ile beraber ikisini yanına oturttu (Mohaç Seferi Rûznâmesi, s. 570). Kral gittikten sonrasında İbrâhim Paşa ile birlikte cet binip askerin içinde dolaştı. Kuşatma altına alınan Budin’i korumak için çaba sarfeden Ferdinand’a bağlı Alman ve Macar kuvvetleri 8 Eylül’de teslim oldu. Kanûnî Sultan Süleyman, Budin’in muhafazası için Elbasan sancak beyi ile beraber elli yeniçeriyi görevlendirdi. İki gün süresince Budin civarında sürek avı yapmış oldu. Bu arada yeniçeriler ve sekbanbaşı Zapolya’ya refakat edip Budin’de sarayda ona krallık tacını giydirdi (14 Eylül). Zapolya’ya fazla iltifat etmesine karşın bu törende hazır bulunmaması, ayrıyeten fazla alt seviyede bir katılım yaptırması dikkat çekicidir. 22 Eylül’de Ovar nahiyesine varıldı ve padişah Habsburglar’ın hâkimiyetindeki topraklara girdi. Fakat mevsim şartları nihayet aşama ağırlaşmış, yağmur ve soğuk askeri güç duruma düşürmüştü. Buna karşın padişah 27 Eylül’de Viyana önlerine ulaştı ve şehri kuşatma altına aldırdı. On yedi gün devam eden kuşatma aslen burayı direkt hedeflemeyen padişahın talimatıyla kaldırıldı. Osmanlı sefer rûznâmelerinde kuşatmanın kaldırılması, Ferdinand’ın şehirde bulunmadığının anlaşılması ve Viyanalılar’ın aman dilemelerine bağlanır. Esasen burası alınsa bile Budin örneğinde olduğu şeklinde elde tutulamayacağı bilinmiş olduğu için padişah, fena hava şartlarının da etkisiyle burada çok oyalanmanın anlam ifade etmeyen olacağı mevzusundaki görüşlere saygınlık etmiş olmalıdır. Dönüş esnasında da yağan kar ve soğuklar yüzünden fazla güçlük çekildi. 27 Ekim’de Budin’e gelen padişahı burada Zapolya karşıladı, onun büyük gazâsını kutlama etti. Bu girişim tüm Avrupa’da büyük bir heyecana yol açtı, hatta Fransa Kralı I. François, V. Karl ile antak kalma imzaladı (13 Ağustos 1529). Bu haberi Macaristan’da iken alan padişah fazla öfkelendi. İstanbul’a dönen Kanûnî Sultan Süleyman, birazcık da Viyana önlerindeki başarısızlığın izlerini silmek için haftalarca devam eden şenliklerle oğulları Mustafa, Mehmed ve Selim’in sünnet düğünlerini yaptırdı. 18 Haziran 1530’da Atmeydanı’nda başlamış olan törenler onun halk nezdindeki ihtişamını güçlendirecek bir meşruiyet aracı olacaktı. Kazanılan zaferlerin nişaneleri meydanda hazırlanmış, ele geçirilen büyük çadırlar, eşyalar ve Budin’den getirtilen heykeller sıralanmıştı. Düğüne tüm devlet erkânı katılmış olduğu şeklinde vasal ülkelerin hükümdarlarına da davetiyeler yollanmıştı. Bu görkemli törenlerin bununla birlikte saltanatın onuncu yılına denk düşürülmesi dikkat çekicidir.

Padişah, bir süre Macar meselesiyle ilgili olarak cereyan eden diplomatik girişimleri yakından takip etti. 7 Kasım 1530’da Ferdinad’ın elçileri Nicolas Jurischitz ve Joseph von Lamberg’i kabul edip onların şartlarını dinledi. Ancak Ferdinand’ın Budin üstündeki baskıları sürüyordu. 1531’de Budin’i kuşatması yeni bir yardım seferinin yapılmasını zaruri hale getirdi. Kanûnî Sultan Süleyman bu kez hedefinin direkt Habsburg İmparatoru V. Karl bulunduğunu ilân etti. Kendisi şeklinde dünya hâkimiyeti fikriyle devinim eden V. Karl ile bir alan savaşı yaparak kozlarını paylaşma niyeti öne çıkıyordu. Bu sefer devrin Osmanlı kaynaklarında V. Karl’ın hedeflenmesi dolayısıyla “İspanya kralı kastına” şeklinde nitelendirilir. 19 Ramazan 938’de (25 Nisan 1532) İstanbul’dan ayrılan Kanûnî Sultan Süleyman, bayramı Edirne’de geçirdikten sonrasında 13 Haziran’da Niş’e ulaştığında Ferdinand’ın elçileri ordugâha ulaşıp tekliflerini tekrarladı. 5 Temmuz’da Fransız elçisi Rinçon büyük bir törenle karşılandı (BA, KK, nr. 1764, s. 152). Fransa elçisi, karadan yapılacak harekât yerine donanmanın devreye sokularak imparatorluğun İspanya kanadının sıkıştırılmasını talep ediyor, Viyana muhasarasının Avrupa’da tüm hıristiyan dünyasında ortaya koyduğu büyük dayanışmanın da etkisiyle bir bakıma seferden vazgeçilmesi imasında bulunuyordu. Osmanlı ordusu Macaristan’a girerek Ferdinand’a ilişkin topraklarda ilerlediği halde imparatorluk ordusundan herhangi bir iz görülmedi. Padişah Viyana’ya 60 mil mesafedeki Güns’ü (Köszeg) kuşatma altına alıp V. Karl’ın kendi üstüne gelmesini bekledi. Hayli kalabalık olan imparatorluk ordusu Viyana civarlarında Brigittenau’da duruyordu. Onlardan bir devinim olmayınca Güns’ü alan Osmanlı ordusu Gratz’a yöneldi (Eylül 1532). Mevsimin ilerlemesi sebebiyle de oradan sona dönüldü. Osmanlı tarihlerinde Alaman seferi adında olan bu harekât, aslen Viyana’yı direkt hedefleyen bir askerî seferden fazla karşı tarafa gözdağı verme ve Macar topraklarındaki Osmanlı hâkimiyetini sağlamlaştırma amacını taşıyordu. İmparatorluk orduları da kendi topraklarına giren Osmanlı ordusuna karşı herhangi bir karşı harekâta girişememişti.

Kanûnî Sultan Süleyman, İstanbul’a döndükten sonrasında bu sefer dolayısıyla büyük şenlikler yaptırdı (23 Rebîülâhir 939 / 22 Kasım 1532). Beş gün beş gece devam eden eğlenceler esnasında giyim değiştirerek İbrâhim Paşa ile beraber şehri dolaştı, bedestene gitti, çarşıları teftiş etti. Artık Macar meselesi belli bir çözüme kavuşmuştu. Batı’daki siyasî gelişmeler de yeni bir tehdide yol açacak özellikte görülmüyordu. Yalnız Andrea Doria’nın idaresindeki imparatorluk birliği Mora sahillerine gelmiş olarak Koron’u almış, Patras (Balyabadra) ve İnebahtı’ya asker çıkarmıştı. Bu vaziyet Akdeniz’de Osmanlı donanmasının güçlendirilmesini zaruri hale getiriyordu. Bundan dolayı padişah, Akdeniz dünyasının ünlü denizcisi Barbaros lakaplı Hayreddin Reis’in Osmanlı donanmasının başına getirilmesine karar verdi. Fransızlar’ın da arzusu doğrultusunda imparatorluğun İspanyol kanadına denizden esaslı bir halde vuruş vurulması amaçlanmaktaydı. Bu arada ateşkes görüşmeleri için İstanbul’a gelen Ferdinand’ın elçisi Cornelius’u 1533 Ocak ayında kabul eden padişah ateşkese rıza gösterdiğini bildirdi. Böylece garp cephesinde bir süre sükûnet sağlanmış oldu.

Artık Kanûnî Sultan Süleyman öteden beri zihnini meşgul eden doğudaki meselelere eğilebilirdi. Esasen uzun süredir ağırbaşlı bir halde askerî harekât yapılmayan Batı’ya karşı gazâyı tekrardan canlandırmıştı; şimdi sıranın, ağırbaşlı problemlerin deposu olan Safevîler’e karşı İslâm’ın koruyuculuğunu üstlenme misyonuna geldiğini düşünüyordu. Bu bir tek askerî alanda değil dinî-siyasî alanda da Osmanlı Devleti’nin umumi görünüşünde mühim bir değişimi bununla beraber getirecekti. Dinî hassasiyetin giderek artması bürokratik ve siyasî mekanizmaları da etkileyecek bir eğilime yol açacaktı. Bu vaziyet İbrâhim Paşa’nın idamından sonrasında başlamış olan süreçte kendini açık halde göstermiş, padişahın kendisinin de İslâm’ın koruyucusu olma misyonunu hilâfet anlayışıyla bağdaşır bir genişlikte benimsemesine zemin hazırlamış olmalıdır. Vezîriâzam Lutfi Paşa’nın hemen sonra yazıya döktüğü hilâfet risâlesinde onu asrın imamı ve halife unvanlarıyla tanımlaması bu bakımdan ilginçtir. Ayrıca Kemalpaşazâde, Çivizâde Mehmed ve Ebüssuûd Efendi’nin şeyhülislâmlıkları dönemindeki uygulamaları da dinî anlayışın sert çerçevesi bakımından mühim bir ipucu sağlamaktadır. Hanefîlik devletin esas doktrini olarak âdeta resmî bir kalite kazanmıştı. Hazırlanan yada var olan yasa derlemelerinde örfî uygulamalar şer‘î zeminde açıklama edilmeye başlanmıştı. Dinî hassasiyetlerin arttığı siyasî zeminde dinden sapmakla itham edilenlerin takibatı hızlanmıştı. Molla Kābız vakasında padişahın fiilî şekilde devreye girişi yanında hemen sonra ilhâd ile suçlanan Kâşifî, Oğlan Şeyh İsmâil Ma‘şûkī (ö. 945/1539) ve Şeyh Muhyiddin Karamânî (ö. 957/1550) şeklinde kimselerin idamları bunun tipik örnekleridir.

Tüm bu şeklinde derin dinî zıtlaşmaların da etkisiyle Kanûnî Sultan Süleyman, muhtemelen Safevîler’i tamamıyla ortadan kaldırmayı düşünüyordu. Zorlu geçeceğini tahmin etmiş olduğu sefer için tekrar büyük yetkileri olan vezîriâzamı İbrâhim Paşa ile ağırbaşlı bir planlama yapmış olduğu tahmin edilebilir. İbrâhim Paşa’yı 2 Rebîülâhir 940’ta (21 Ekim 1533) sefere gönderen padişah bir süre İstanbul’da beklemeyi tercih etti. Bu sırada donanmanın başına geçmek suretiyle gelen Barbaros Hayreddin Paşa’yı kabul etti; onunla yapmış olduğu gazâlar ile ilgili konuştu ve Akdeniz’deki durumla ilgili informasyon aldı. Ardından Hayreddin Paşa’yı, yeni teşkil edilecek olan Cezâyir-i Bahr-i Sefîd beylerbeyiliğine tayini için o sırada Halep’e ulaşarak burada hazırlıklarını sürdüren İbrâhim Paşa’nın yanına gönderdi. 4 Ramazan 940’ta (19 Mart 1534) anası Hafsa Sultan’ın vefatıyla sarsıldı, 16 Nisan’da da fazla kıymet verdiği şeyhülislâm Kemalpaşazâde’nin ölümü vuku bulmuştu. Kanûnî Sultan Süleyman 29 Zilkade 940’ta (11 Haziran 1534) altıncı büyük seferine çıkmak için Üsküdar yakasına geçti. 23 Haziran’da Van Kalesi’nin ele geçirildiği haberini aldı. 1 Temmuz’da Kütahya’ya vardığında üç gün süresince sürek avı düzenletti. Konya’ya ulaştığında Vezîriâzam İbrâhim Paşa Tebriz’e girmişti (6 Ağustos). Padişah Konya’da Mevlânâ Türbesi’ni ziyaret etti, Kayseri kanalıyla gittiği Sivas’ta iken Özbek elçileri, Erzincan’da iken Şirvan Şahı II. Halil Han’ın elçileri gelip itaatlerini sundu. Erzurum’a vardığında buradaki türbeleri dolaştı. Başlangıçta İbrâhim Paşa Tebriz’e rahat bir halde girmiş olduğu için Diyarbekir’e giderek kışı orada geçirmeyi düşünüyordu. Fakat Safevîler’in karşı harekâtı ve İbrâhim Paşa’dan desteğe gelmesine dair ulaşan haber üstüne Tebriz’e yöneldi. 19 Rebîülevvel 941’de (28 Eylül 1534) Tebriz önlerinde kent halkı tarafınca törenle karşılandı. Burada iken Gîlân Hanı Muzaffer Han’ı kabul etti, bölgenin muhafazası için lüzumlu tayinleri yapmış oldu ve orduyla beraber Sultâniye’ye yürüdü. Bundan sonrasında onu Bağdat’a kadar fazla sıkıntılı bir seyahat bekliyordu. Kar ve yağmur altında balçık haline gelmiş yollarda zorlukla ilerliyorlardı. Hatta balçık yüzünden 100 kadar otomobil götürülemediğinden yakılmış ve bir kısım toplar çamura gömülerek saklanmıştı. 24 Ekim’de nüfuzlu bir şahsiyet olan başdefterdar İskender Çelebi’yi azleden Kanûnî Sultan Süleyman, Hemedan-Kasrışîrin yolunu izleyerek vardığı Hânikīn’de itaatlerini sunan Bağdat valisinin adamlarını kabul etti (16 Kasım) ve 30 Kasım’da Bağdat’a girdi.

Buradayken ilk iş olarak bilhassa arayıp buldurduğu İmâm-ı Âzam’ın türbesini ziyaret etti, eski harabeleri dolaştı, kent halkının incitilmemesi için buyruk verdi ve kışı burada geçirdi. Şehirde kalmış olduğu dört ay zarfında şehrin imarına çalıştı, İmâm-ı Âzam’ın türbesini yaptırdı; ayrıyeten Abdülkādir-i Geylânî’nin mezarı üstüne bir türbe, etrafına medrese, tekke hücreleri ve imaretle yanına bir cami inşa ettirdi. Necef ve Kerbelâ’ya gitti, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin makamlarını ziyaret edip onların soyundan gelenlere altın dağıtarak Safevîler’e karşı dinî bir bildiri verdi. Tam bu sırada Safevî ordusunun Van’a saldırısı haberini alınca yine Tebriz tarafına yöneldi (27 Ramazan 941 / 1 Nisan 1535). 21 Nisan’da Kerkük’e vardı, burada yirmi dört gün kalıp Doğu Anadolu güzergâhını izleyerek üç ay sonrasında Tebriz’e ulaştı (2 Muharrem 942 / 3 Temmuz 1535). Şehre girip şahın sarayında İbrâhim Paşa ile beraber kaldı, Sultan Hasan Camii’nde cuma namazı kılarak simgesel bir bildiri vermeyi de dikkatsizlik etmedi. Burada muhtemelen İbrâhim Paşa’nın da etkisiyle divan teşrifatına yönelik bazı değişimler yapmış oldu ve 20 Temmuz’da Şah Tahmasb’ın üstüne yürüdü; bu sırada şahın kardeşi Sâm Mirza da padişahla beraber devinim ediyordu. 3 Ağustos’ta Sultâniye’yi geçip Dergezîn konağına vardıktan sonrasında şahın İsfahan’a çekilmiş olduğu haberi ulaşınca yine Tebriz’e döndü (20 Ağustos). Tahmasb’ın, karşısına çıkmayacağını anladığından 27 Ağustos’ta İstanbul’a dönmek için Tebriz’den devinim etti. Ahlat, Diyarbekir, Urfa, Halep, Antakya, İskenderun, Adana yolunu takip etmiş olduğu bu dönüş yolculuğu esnasında tekrar şehirleri dolaştı, av partileri düzenletti. Nihayet bir sene altı ay ırak kalmış olduğu İstanbul’a vardığında büyük şenliklerle karşılandı. Ancak Irakeyn Seferi diye malum bu askerî harekât ona Safevîler’in ummuş olduğu kadar basit bir halde bertaraf edilemeyeceğini açık halde göstermişti. Tek kazanç Bağdat’ın ele geçirilmesi ve ayrıca Basra hâkiminin Osmanlılar’a itaat etmesiydi. Üstelik Tebriz tekrardan Safevîler’in kontrolüne girmiş, Van bölgesi de tehdit altında kalmıştı (bk. IRAKEYN SEFERİ). Bu seferin sıkıntılarının faturası Vezîriâzam İbrâhim Paşa’ya kesilecekti. Padişah, aile içi çekişmelerin de tesirinde kalmış olarak bu yakın arkadaşını sarayda ansızın idam ettirdi (21-22 Ramazan 942 / 14-15 Mart 1536).

Bu vaka muhtemelen Kanûnî’nin ruh dünyasında değişime yol açacak seviyede etkili olmuştur. Aile içi hizipleşmeler dolayısıyla giderek daha da katılaşacak olan padişah artık iyice Hürrem Sultan’ın tesiri altına girdi. Bu arada Barbaros Hayreddin Paşa’nın Akdeniz’deki faaliyetlerini dikkatle takip ediyor, öteden beri düşündüğü İtalya’nın fethini hayata geçirmeyi tasarlıyordu. İçinde bulunmuş olduğu bunalımı aşmak için yedinci büyük seferini Korfu üstüne yöneltti. İtalya’nın istilâsına hazırlık niteliği taşıyan bu sefer esnasında ilk kez denizde Fransa ile Osmanlı askerleri ortak harekât yapıyordu. Ayrıca Kuzey Afrika seferine çıkıp Temmuz 1535’te Barbaros’un savunduğu Halkulvâdî ve Tunus’u eline geçiren V. Karl’a iyi bir yanıt verilmiş olacaktı.

Padişah, 7 Zilhicce 943’te (17 Mayıs 1537) İstanbul’dan ayrılırken yanında Hürrem Sultan’dan olma oğulları Şehzade Mehmed ile Selim’in bulunması dikkat çekicidir. Padişah 13 Temmuz’da Avlonya’ya ulaştığında donanma da harekâtını sürdürüyordu. Bir kısım kuvvetler Otranto yöresine çıkmıştı. Fakat Korfu adasına meydana getirilen çıkarma ve kale kuşatması başarıya ulaşmış olmadı. Padişah âni bir kararla kuşatmanın kaldırılmasını emrederek 15 Eylül’de İstanbul’a devinim etti. Bir süre Edirne’de oturduktan sonrasında 22 Kasım’da İstanbul’a vardı. Bu sırada Barbaros Hayreddin Paşa donanma ile Ege adaları harekâtını devam ettiriyor, batıdaki sınır boylarından, bilhassa Dalmaçya ve Slovenya taraflarından çarpışma haberleri geliyordu. Padişah, muhtemelen bundan önceki seferde uğramış olduğu başarısızlığın izlerini silmek için 10 Safer 945’te (8 Temmuz 1538) Osmanlılar’a metbu konumdaki Boğdan voyvodalığı meselesi dolayısıyla bu yöne yeni bir sefere çıkmaya karar verdi. Bundan bir ay kadar evvel de Hadım Süleyman Paşa’ya Portekizliler’in Hint sularında artan faaliyetlerini önlemek için Süveyş’teki donanma ile devinim etmesini emretmişti. Bundan dolayı Hindistan’daki ufak müslüman sultanlıklar Portekizliler’den yakınıyor ve Osmanlı padişahından yardım bekliyordu.

Kanûnî Sultan Süleyman, 17 Temmuz’da Edirne’ye ulaştıktan yedi gün kadar sonrasında Basra Emîri Râşid’in oğlu gelip itaat arzetti ve Basra’nın anahtarlarını sundu. 16 Ağustos’ta Babadağı’na giden padişah buradaki Sarı Saltuk Baba Türbesi’ni ziyaret etti, bölgede avlandı. 15 Eylül’de Boğdan’ın başşehri Suceava’ya girdi. Âsi voyvoda Petru Rareş kaçmak mecburiyetinde bırakıldı, böylece Boğdan meselesi halledilmiş oldu. Başşehrin iâşesi ve Karadeniz hâkimiyeti için nihayet aşama mühim olan Moldova kıyıları ele geçirildi. Akkirman’dan Lviv’e uzanan yolların kontrolü sağlandı. Bu arada Kanûnî Sultan Süleyman, İstanbul’a dönüş yolundayken 28 Eylül’de Barbaros Hayreddin Paşa, Preveze’de ezelî rakibi olan Andrea Doria’yı yenilgiye uğratmıştı. Bu haber 14 Ekim’de Yanbolu konağında iken ordugâha ulaştı. Padişah tekrar dönüşte bir süre Edirne’de kaldı, 27 Kasım’da İstanbul’a ulaştığında büyük törenler düzenlendi.

Bunun peşinden Venedik ile olan çatışmalara nihayet veren antlaşma imzalanarak Barbaros tarafınca ele geçirilen Ege adalarının statüsü belirlendi, ayrıyeten ırak cephelerden gelen haberler dikkatle takip edildi. Padişah Vezîriâzam Ayas Paşa’nın vefatı üstüne bu makama kız kardeşiyle evli Lutfi Paşa’yı getirdi (26 Safer 946 / 13 Temmuz 1539). Ancak yeni bir sefere çıkmadan evvel kız kardeşine fena davranması sebebiyle onu görevden alacaktı. Padişahın ailesine olan düşkünlüğü hânedanın yapı itibariyle bundan sonraki vasfını da belirleyecektir. Muhtemelen İstanbul’daki ağır siyasî havadan kurtulmak isteyen Kanûnî Sultan Süleyman, Boğdan seferinden dönüşünün peşinden kış mevsimlerini Edirne’de geçirmeye başladı, ayrıyeten İstanbul’da iken Koca-ili’ne kadar uzanan sahada uzun devam eden avlar düzenledi. Bir fasıla Bursa’ya gitti ve ecdadının türbelerini ziyaret etti, oradan Gelibolu’ya geçti, tekrar avlanarak İstanbul’a döndü (Eylül 1539). Daha sonrasında oğulları Bayezid ile Cihangir’in sünnet düğünlerini yaptırdı, kızı Mihrimah Sultan’ı Rüstem Paşa ile evlendirdi. Hemen peşinden yanına Lutfi Paşa ile Rüstem Paşa’yı alarak tekrar Edirne’ye gitti, Yanbolu civarında av şenlikleri düzen ettirdi (Lokman, Zübdetü’t-tevârîh, vr. 67b-68a).

Tam bu sırada batıdaki yeni siyasî gelişmeler 1533’ten bu yana dek devam eden sessizliğin bozulması anlamını taşıyordu. Nitekim Macar Kralı Zapolya’nın ölümü (20 Temmuz 1540) aniden Macar meselesini tekrardan gündeme getirdi. Bundan dolayı Zapolya bundan iki sene evvel amansız rakibi Ferdinand ile saklı bir antak kalma yapmış, kendisini Macar kralı olarak tanıyan Ferdinand’a herhangi bir vâris bırakmadan ölümü halinde Macar tahtını terketmişti. Bu yüzden Ferdinand, Zapolya’nın ölümünden birkaç gün evvel doğan oğluna karşın tüm Macaristan’ın kendisine ilişkin olduğu iddiasıyla harekete geçmişti. Buna Kanûnî Sultan Süleyman’ın rıza göstermesi beklenemezdi. Zira Osmanlılar, doğal sınırlarının Tuna değil Budin’in batısı ve kuzeyi olması icap ettiğini düşünüyorlardı. Ferdinand, Mayıs 1541’de Budin’i kuşatma altına alınca Kanûnî Sultan Süleyman tekrardan Macar seferine (İstabur seferi) çıkma sonucu aldı. 4 Cemâziyelevvel 948’de (26 Ağustos 1541) Budin önlerine vardı. Burada ufak kral János Zsigismond (Sigismund), anası dul kraliçe ve piskopos Martinuzzi tarafınca karşılandı. Artık Budin’de eski Macar krallığının vasal statüsünde de olsa varlığı mümkün değildi. Bu sebeple ufak krala Erdel taraflarının idaresi verildi, Budin ise direkt doğruya Osmanlı beylerbeyilik merkezi oldu. 2 Eylül’de padişah Budin’e girdi, buranın artık bir Osmanlı şehri bulunduğunu ifade eden simgesel törenler icra ettirdi ve idaresi için tayinler yapmış oldu.

Kanûnî Sultan Süleyman’ın bundan sonraki stratejisi, Budin merkezli eski Macar topraklarını kendi hâkimiyeti altında birleştirmek olacaktı. Bu harekât tüm Osmanlı ülkesine bir fetih olarak duyuruldu. Padişah 28 Eylül’de Budin’den İstanbul’a devinim etti. 27 Kasım’da İstanbul’a ulaşmadan evvel Habsburg İmparatoru V. Karl’ın Kuzey Afrika’da tutunmak için çıkarma yapmış olduğu Cezayir’de uğramış olduğu büyük yenilginin haberleri umumi bir mutluluk havası yarattı. Ayrıca Portekiz elçisi Diogo de Mesquita İstanbul’a geldi; Portekiz kralına sulh şartlarının bildirildiği 28 Mayıs 1542 tarihindeki mektupla Sâlih Reis eşliğinde Sebte Boğazı’na kadar uğurlandı. Yemen’den de iyi haberler geliyordu. Fakat Ferdinand Budin’den vazgeçmiş değildi. İmparatorluk ordularının başına geçen Brandenburg Prensi II. Joachim 20 Ağustos 1542’de Estergon’a, oradan Vişegrad kanalıyla 28 Eylül’de Budin’in karşısındaki Peşte’ye geldi. Bu haberi alan padişah yanında oğlu Bayezid olması durumunda Edirne’ye devinim etti, sadece azca sonrasında Peşte’yi kuşatan Habsburg ordusunun bozguna uğramış olduğu haberini aldı (24 Kasım 1542). Bununla beraber sefer hazırlıklarını sürdürdü. Kışı da Edirne’de geçirdi ve 18 Muharrem 950’de (23 Nisan 1543) onuncu büyük seferine çıktı. Bundaki amacı, Budin beylerbeyiliğini sağlamlaştırmak ve olası tecavüzlere sert yanıt verileceğini göstermekti. 22 Haziran’da Valpo Kalesi’ni, derhal peşinden Pécs’i (Peçuy), 6 Temmuz’da Şikloş’u ele geçirdi, oradan Estergon’a yürüdü. 10 Ağustos’ta bu mühim kale alındı, padişah şehre girip burayı dolaştı, derhal peşinden Tata (15 Ağustos) ve İstolni Belgrad Kalesi (3 Eylül) zaptedildi. Böylece Osmanlılar, daha evvel meydana getirilen sulh görüşmeleri esnasında öne sürdükleri hedeflere harp kanalıyla ulaşmış oluyorlardı. Budin beylerbeyiliğinin etrafı genişletildi ve emniyetinin sağlanmasına çalışıldı.

Amacına ulaşan Kanûnî Sultan Süleyman Edirne’ye döndüğünde acı bir haberle sarsıldı. Manisa’da idarecilik meydana getiren ve Hürrem Sultan’dan olan, taht için en büyük aday olarak görülen Şehzade Mehmed vefat etmişti (7-8 Şâban 950 / 5-6 Kasım 1543). Hızlıca İstanbul’a giderek Manisa’dan getirtilen oğlunun cenaze merasimine katıldı. Fazla sevilmiş olduğu oğlu için bir cami inşasını emretti. Bu duygular içinde uzun süre sıkıntılı günler geçirdi ve bu baskıyı tekrar Edirne’ye gidip uzun soluklu av şenlikleri yaptırarak hafifletmeye çalıştı. Bir fasıla yanında Hürrem Sultan ve ufak oğlu Cihangir olması durumunda Bursa’ya geçti. Burada taht talibi olma göstergesi haline gelen Saruhan sancak beyliğiyle Manisa’ya naklettiği oğlu Şehzade Selim’le buluştu (1544). Muhtemelen artık Selim’i kendi yerine düşünüyordu. En büyük oğlu Mustafa’yı ise iyice göz ardı etmişti. 1543-1548 arasındaki beş senelik dönem onun ilk uzun soluklu dinlenme devresini oluşturur. 2 Aralık 1544’te damadı Rüstem Paşa’yı vezîriâzamlığa getirmesi Hürrem Sultan’ı daha da güçlendirdi. Bu dönemde Yemen beylerbeyiliği kuruldu. Barbaros Hayreddin Paşa, Fransız donanmasıyla ortak harekâtta bulunmuş oldu, Nice Kalesi’ni kuşattı ve peşinden döndüğü İstanbul’da 1546’da vefat etti. V. Karl ve Ferdinand’ın elçileriyle (Gerhard Veltwyck ile Nicolaus Sicco) başlamış olan sulh görüşmeleri evvel 1545 Kasımında mütarekeyle sonuçlandı, Haziran 1547’de beş senelik bir antlaşma yapılmış oldu (elçilerin divana kabulü 29 Rebîülâhir 954 / 18 Haziran 1547: BA, KK, nr. 208, s. 121). Antlaşma Habsburglar’ı Osmanlı baskısından kurtarıyordu. Bu sırada Osmanlılar da yeni bir İran seferi planladıklarından garp sınırlarından güvenilir olmak istiyorlardı. Antlaşmayla Ferdinand elinde bulundurduğu Macar topraklarına karşılık haraç ödemeyi kabul etti. Bu antlaşma daha sonraki Osmanlı-Habsburg münasebetlerinin seyrinde belirleyici bir ehemmiyet kazanacaktır.

Batı sınırlarında sağlanan bu sükûnet ortamı esnasında doğudaki yeni gelişmeler Kanûnî Sultan Süleyman’ın tekrardan ordunun başına geçmesini gerektirdi. Bunda Şah Tahmasb’ın kardeşi Elkas Mirza’nın Osmanlılar’a sığınmasının mühim görevi vardır (BA, MAD, nr. 7118; Rüstem Paşa tarafınca kabulü, 26 Haziran 1547: BA, KK, nr. 208, s. 138). Kanûnî Sultan Süleyman, İran’daki karışıklıkları da hesaba katarak bu meseleye kati bir çözüm bulma fırsatı yakaladığını düşünmekteydi. Şah Tahmasb’ın Şirvan’ı sıkıştırması, Sünnî halkın müracaatları, Özbekler’in yardım istekleri İslâm dünyasının koruyucusu olma, hilâfet anlayışının kuvvetlenmesi şeklinde sebeplerle beraber padişahı ilerlemiş yaşına karşın yeni bir şark seferine çıkmaya zorunlu bıraktı. Sık sık Edirne’de ikamet edip sınır boylarından gelen haberleri değerlendirmeyi yeğleyen padişah, 953 Zilhiccesinde (Ocak 1547) Bağdat beylerbeyinin Basra’ya yönelik askerî harekâtındaki başarı haberlerini aldıktan sonrasında 954 Muharreminde (Mart 1547) İstanbul’a döndüyse de haziran ayına kadar saraya gitmeyip yörede avlanmakla zaman geçirdi. 12 Rebîülâhir’de (1 Haziran) saraya döndü ve 16 Cemâziyelevvel’de (4 Temmuz) Elkas Mirza ile beraber at gezisine çıkıp onunla İran seferi meselesini görüştü. Bazı Osmanlı tarihçileri bu görüşmenin İran seferi için padişahın kararlılığını iyice arttırdığından söz eder (Lokman, Zübdetü’t-tevârîh, vr. 69b-70a).

Padişah, 12 Şevval’de (25 Kasım) Gümülcine civarına ava gidip hazırlıkların tamamlanmasını bekledikten sonrasında Edirne’nin muhafazasını oğlu Selim’e bıraktı ve döndüğü İstanbul’dan 18 Safer 955’te (29 Mart 1548) devinim etti. Onu daima büyük bir tâzimle anan Şah Tahmasb, Elkas Mirza’ya verilen destek karşısında endişeye kapılarak Osmanlı ordusunun karşısına çıkmadı (Tezkire, s. 62-63). Padişah Konya’ya vardığında oğlu Karaman beyi Şehzade Bayezid, Sivas’a ulaştığında da büyük oğlu ve taht için kendini en güçlü aday olarak gören Amasya sancak beyi Şehzade Mustafa onu karşıladı. Âdilcevaz ve Hoy üstünden Tebriz’e ulaştı (20 Cemâziyelâhir 955 / 27 Temmuz 1548). Otağını kent haricinde kurdu, sadece bir iki kez kısa sürelerle Tebriz’e girdi. Burada iken Elkas Mirza’yı İran tahtına geçirmeyi düşündüyse de bundan muhtemelen bazı sakıncaları yüzünden vazgeçildi. Padişah 1 Ağustos’ta Tebriz’den ayrıldı. Van önlerine ulaştığında kalenin alınması işini Vezîriâzam Rüstem Paşa’ya havale etti. Burası 24 Ağustos’ta ele geçirilip bir beylerbeyilik merkezi yapılmış oldu. Mevsimin ilerlemiş olması sebebiyle kışı geçirmek için Diyarbekir’e gitti (29 Eylül). Oradan iki ay sonrasında Halep’e geçti. Altı ay kadar burada kaldı ve bu müddet zarfında Yemen’den gelen başarı haberlerini aldı. Bu arada Şah Tahmasb, Erciş, Ahlat, Âdilcevaz yöresini yağmalayıp Kars Kalesi’ni inşa eden Osmanlı askerlerini katletmişti. Buna karşılık padişah, Kum ve Kâşân’a kadar olan bölgeleri yağmalamak ve tahrip etmek için Elkas Mirza’yı gönderdi. Elkas emrindeki kuvvetlerle Şîraz’a kadar uzandı, Van Beylerbeyi İskender Paşa Hoy’u ele geçirdi, Vezir Kara Ahmed Paşa Gürcistan harekâtıyla göreve getirildi. Elkas’ın gönderilmiş olduğu fazla kıymetli hediyeler, tezhipli kitaplar ve kıymetli kumaşları ondan gelen haberlerle beraber alan padişah ayrıyeten oğlu Şehzade Bayezid’i yanına çağırdı, onunla uzun soluklu av şenliklerine katıldı, bu vesileyle Hama’ya kadar gitti. Sefer mevsimi ulaştığında tekrardan Diyarbekir’e devinim etti ve Safevîler’e karşı meydana getirilen harekâtı izledikten sonrasında askerin de baskısı üstüne İstanbul’a dönmeye karar verdi. Aslında bu seferden de mühim bir netice çıkmamış, Elkas Mirza ile ilgili projeleri başarısızlıkla neticelenmişti. Bu sefer sonucunda Safevîler’in ortadan kaldırılamayacağı gerçeği ve onları sınır boylarında güçlü askerî tedbirlerle durdurmanın daha zekice bir iş olacağı anlaşıldı. Nitekim bu maksatla Hakkâri’yi içine alan Van beylerbeyiliği oluşturuldu.

21 Aralık 1549’da İstanbul’a döndükten sonrasında padişah tekrar uzun süre İstanbul’da, fazla kez da rahat etmiş olduğu ve çeşitli devlet meselelerinden uzaklaştığı Edirne’de zaman geçirdi. Ancak 1550’den başlayarak artık iyice yaşlandığını hissettiği ve hastalıklarının arttığı yaşamının kim bilir en sıkıntılı günleri başlıyordu. İkinci İran seferinin başarısızlığını bir seviyede giderecek olan yeni bir hamleye gereksinim vardı. Ilk olarak büyük bir cami ve külliyenin inşasını başlattı (27 Cemâziyelevvel 957 / 13 Haziran 1550). Fakat yaşı ve uzun süredir tahtta bulunmasının yol açmış olduğu psikolojik ortam oğulları arasındaki saklı çekişmeyi giderek daha da beslemeye başlamış, Hürrem Sultan, Rüstem Paşa ve etrafındakilerin padişah üstündeki nüfuzları fazla artmıştı. O da kendisinden sonrasında taht için Selim’i düşünüyordu, sadece büyükbabası II. Bayezid’in âkıbetine uğramak niyetinde değildi. Bu durumda aralıklı olmakla beraber iki büyük seferi bizzat kumanda etmeye çalışacaktı. Bununla birlikte ile alakalı haberler, sağlığının bozulmuş olduğu yolundaki bilgiler artık en ırak rakiplerine bile ulaşacak derecede yayılmıştı. Nitekim Katarolu Vicento Buchia, İspanya sarayına yollamış olduğu bir mektupta padişahı fazlaca sinirli ve mutsuz diye anlatmış, melankolik bir ruh hali içinde bulunduğunu belirtmiş, Hürrem Sultan’ın onu mutlu edip sakinleştirmek için afyonlu ilâçlar hazırladığını ifade etmişti (Muhteşem Süleyman [ed. Ö. Kumrular], s. 103). Padişahın bu ruh halinin, Batı’daki gelişmeler yanında oğulları arasındaki rekabetin alenî hale gelişiyle düzeldiği ve tekrardan canlılığa kavuştuğu anlaşılmaktadır. Nitekim 1551 tarihindeki raporlarda padişahın Hürrem Sultan’ın devlet işlerine müdahalesine karışmadığı ve onun etkisiyle donanmayı damadı Rüstem Paşa’nın kardeşi Sinan Paşa’ya emanet etmiş olduğu detayları yönetimin durumu ile ilgili bir düşünce verir. Meselelerden bunaldıkça Edirne’ye giden ve vaktini avla geçiren padişahın bu sıralarda tüm dikkatini Erdel’de patlak veren vakalara yönelttiği açıktır.

Erdel’de krallığını sürdüren János Zsigmond’un vasîsi durumundaki Martinuzzi’nin (Fráter György, Türk kaynaklarında Barata) çevirilmiş olduğu entrikalar sonucu Habsburglar’la olan münasebetler 1547 barışını sarsacak seviyede bozulma emâreleri göstermeye başlamıştı. Budin’in emniyetini ön plana alan Osmanlı kuvvetleri sınır uzunluğunda yeni bir harekâta girişmeye zorunlu kalmış, Becs, Beckerek, Çanad, Lipva alınmış, Tımışvar kuşatılmış, bu birliklere karşı Habsburglar’ın saldırısı üstüne ikinci vezir Ahmed Paşa Erdel’e gönderilmiş, 1552’de Tımışvar ele geçirilmişti. Budin Beylerbeyi Ali Paşa etraftaki mühim kaleleri almış olduğu şeklinde Palast ovasında Alman birliklerini bozguna uğratmış, sadece mühim bir stratejik noktada bulunan Eğri Kalesi’ni ele geçirememişti. Kanûnî Sultan Süleyman vakaları dikkatle izledi, lakin batıya yönelik yapılacak sefer için ordunun başına geçmedi; zira tam bu sıralarda Erzurum serhaddinde Osmanlı birlikleriyle Safevîler içinde yer yer şiddetlenen çarpışmalar vuku bulmaktaydı. Padişah için Doğu problemi daha ön plana çıkıyordu. Yine bu sıralarda Amasya’daki büyük oğlu Mustafa lehine mühim gelişmeler olduğu, artık kendisinin oğlu lehine tahttan çekilmesi gerektiği yolundaki şâyialar onun kulağına da geliyordu. Yaşı kırka yaklaşmış olan Mustafa’nın da Selim’in yada Bayezid’in öne çıkarılmasını kabullenmediği açıktır. Etrafındakilerin telkiniyle babasının bir süredir hasta olduğu ve devleti yönetebilecek durumda bulunmadığı, dolayısıyla daha evvel Yavuz Sultan Selim vakası şeklinde tahtı kendisine terketmesi gerektiği fikrindeydi. Bu vaziyet, onu dönem dışı bırakmak isteyen ve oğullarından birine taht yolunu açmak isteyen Hürrem Sultan ile Rüstem Paşa ekibinin işine geldi ve padişah oğlunu tamamen gözden çıkardı. Fazla sevilen Mustafa’nın katli vakasının ortaya çıkaracağı tepkilerin dengelenmesi için İran üstüne üçüncü bir seferin yapılması planlandı.

18 Ramazan 960’ta (28 Ağustos 1553) İstanbul’dan ayrılan Kanûnî Sultan Süleyman ilk olarak Mustafa’yı hedef aldı. Yol esnasında devamlı şekilde Mustafa aleyhtarlarının menfi propagandalarıyla çeşitli dedikodular kulağına geliyordu. Yanında hastalıklı oğlu Cihangir de vardı. 8 Eylül’de Yenikent’e vardığında başka oğlu Bayezid tarafınca karşılandı. Ona Edirne muhafazası verildi, Bolvadin’de ise Selim ordugâha ulaşmıştı. 4 Ekim’de Konya Ereğlisi mevkiinde iken Şehzade Mustafa babasının yanına geldi, ertesi gün babasının huzuruna çıkmak için otağa girdiğinde karşısında cellâtları buldu (BA, KK, nr. 1764, s. 11-12). Oğlunu idam ettiren Kanûnî Sultan Süleyman’ın buna vakit geçtikçe fazla üzülmüş olduğu ve pişmanlık duyduğu gerek Osmanlı gerekse Batı kaynaklarında açık şekilde belirtilir. Ayrıca bu olay dolayısıyla bazı şairler tarafınca (meselâ Taşlıcalı Yahyâ) ağır sözlerle eleştirildiği halde sesini çıkarmadı. Çocukluk arkadaşı Beşiktaşlı Yahyâ Efendi’nin bu sorun yüzünden onunla konuşmadığına dair menâkıbnâmelere mevzu olan bilgiler mevcuttur.

Bu elim olayın izlerini silmek için Vezîriâzam Rüstem Paşa’yı azlederek yerine Kara Ahmed Paşa’yı getiren ve karışık duygular içinde olduğu anlaşılan Kanûnî Sultan Süleyman harekâtını sürdürerek 8 Kasım’da Halep’e ulaştı, lakin burada da üstüne fazla titrediği oğlu Cihangir’in ölümü vuku buldu (27 Kasım 1553). İki oğlunu peş peşe kaybeden padişahın büyük bir ümitsizliğe kapıldığı, bunun izlerini uzun süre üstünden atamadığı belirtilir. Belki de bu yüzden babası şeklinde Kudüs’ü ve Halil İbrâhim’i görme isteğinden vazgeçti. Buna karşın efkârını dağıtmak için İstanbul’a dönmeyi değil Safevîler üstüne yürümeyi tercih etmiş olması dikkat çekicidir. Beş ay kalmış olduğu Halep’te tekrar vaktini avla geçiren Kanûnî Sultan Süleyman 6 Cemâziyelevvel 961’de (9 Nisan 1554) devinim etti, 12 Mayıs’ta Diyarbekir’e vardı. Üç gün sonrasında Cülek mevkiinde büyük bir savaş divanı topladı. Olaylardan etkilenen askerleri teskin etti; kapıkulu askerinin ileri gelenlerini huzuruna kabul ederek onların moralini güçlendirici sözler söylemiş oldu. Daha sonrasında Kars önlerine ulaştığında Safevîler’e açık şekilde harp ilânında bulunmuş oldu. Oradan 13 Temmuz’da Revan’a gitti, etrafı tamamen tahrip ettirdi; aynı şey 28 Temmuz’da boşaltılmış olan Nahcıvan’da da tekrarlandı. Padişahın amacı daha evvel Tahmasb’ın yapmış olduğu yağma ve tahribatın öcünü almak olduğundan burada asker bırakılmadı. Ağır tahribat karşısında Tahmasb da sulh görüşmeleri için çeşitli teşebbüslerde bulunuyordu. Bu arada Çoruh vadisinde ve Kerkük dolaylarında mühim başarılar kazanıldı. Padişah ertesi sene tekrarlamayı düşündüğü İran seferi için Erzurum-Sivas kanalıyla Amasya’ya döndü (30 Ekim 1554) ve burada kışı geçirmek için beklemeye başladı. Amasya’yı tercihi aslen idam ettirdiği oğlu Mustafa’nın merkezi olduğundan ayrı bir simgesel mana taşıyordu.

Padişah Amasya’da kalmış olduğu yedi ay süresince mühim diplomatik girişimler oldu. Evvel Fransız elçisi gelmiş olarak yeni kral II. Henri’nin daha evvel olduğu şeklinde İspanyollar’a karşı denizde ortak devinim edilmesi arzusunu iletmişti. 1547’de tahta çıkan II. Henri evvel tereddüt etmişse de hemen sonra babası I. François’nın siyasetine dönmek mecburiyetinde bırakılmıştı. 1551’de Trablusgarp’ın alınmasından sonrasında Osmanlı-Fransız birliği Akdeniz’de ortak harekât hazırlıkları yapmış, 1553’te Korsika adasına baskın düzenleyip merkezini ele geçirmişti. Elçinin yeni talebi üstüne donanma 1556’da İspanya’ya karşı yelken açacaktı. İkinci mühim diplomatik girişim sulh için Şah Tahmasb’ın gönderilmiş olduğu elçinin Amasya’ya gelişidir. Elçi Kemâleddin Ferruhzâd Bey, Osmanlı vezirleriyle sulh konusunu görüştü ve 11 Receb 962’de (1 Haziran 1555) barış yapılmış oldu (bk. AMASYA ANTLAŞMASI). Padişahın sulh şartlarını da içine alan Tahmasb’a yollamış olduğu mektupta bilhassa dinî meselelere vurgu yapılıyor, müfrit Şiîler’in Hz. Âişe’ye ve üç halifeye karşı olan küfürlerinin (teberrâîlik) yasaklanmasının beklendiği ifade ediliyordu. Ayrıca Osmanlı-Safevî sınırları belirlenmiş oluyordu. İran’da hâkimiyetin geçici olacağı ve onların sadece belirli bir sınır hattında tutulabileceği gerçeği ortaya çıkmıştı. Üçüncü olarak Habsburg elçisi Busbeke bir heyetle Amasya’ya gelmiş olarak padişah tarafınca kabul edildi. Elçi huzura girdiğinde padişahı asık suratlı, lakin azametli olarak tanım etmiş, anlattıklarını dinledikten sonrasında yüzünde küçümseme alâmeti beliren padişahın ona “güzel, güzel” demekle yetindiğini söylemiştir (Türk Mektupları, s. 81). Busbeke’ye nazaran Kanûnî Sultan Süleyman vakur, perhizkâr ve itidalli bir hükümdardır; kendisine karşı en garazkâr olanlar bile onun için Hürrem Sultan’a aşırı bağlı olması haricinde menfi bir şey söylemesi imkansız. Mustafa’yı da aslına bakarsan bu bağlılık dolayısıyla birazcık acil davranarak idam ettirmiştir. Dinine sâdıktır, merasime saygı eder ve hükümetini, dinini yükseltmek emelindedir. Fakat hastalıklı bir görünümü vardır, ayağındaki tedavi edilemez bir yara (nikris) dolayısıyla acı çekmektedir (a.g.e., s. 87-88). Gerçekten padişah o sıralarda nikris hastalığının ağır baskısı altında bulunuyordu. Ömrünün neredeyse nihayet on beş yılını tedavisi imkânsız olan bu hastalığın pençesinde geçirecekti.

12 Ramazan 962’de (31 Temmuz 1555) İstanbul’a dönen padişah, Selânik taraflarında ortaya çıkan ve kendisini Şehzade Mustafa olarak tanıtan birini yakalatıp İstanbul’da idam ettirdi. Ancak yeni bir askerî harekâta bizzat çıkabilecek gücü kendisinde göremiyordu. Nikris hastalığının verdiği sıkıntılar içinde muhtemelen Hürrem Sultan’a daha fazla bağlandı. Hatta Kara Ahmed Paşa’yı idam ettirerek yerine yine Rüstem Paşa’yı getirmesinde (29 Eylül 1555) bunun görevi olduğu belirtilir. Böylece devlet işlerinde tekrar Hürrem Sultan, Mihrimah Sultan ve Rüstem Paşa ekibi öne çıkmıştı. Onların en büyük beklentisi geride kalan iki şehzadeden hangisinin tahta çıkacağıydı ve daha fazla Şehzade Bayezid üstünde duruyorlardı. Padişah tekrar Edirne’de kışı geçirdikten sonrasında İstanbul’a döndüğünde (Receb 963 / Mayıs 1556) Macaristan cephesinden Hadım Ali Paşa’nın başarısız Sziget (Sigetvar) kuşatması haberini aldı; donanmanın Piyâle Paşa kumandasında Vehrân’ı fetih haberiyle sevindi; 7 Haziran 1557’de inşa ettirdiği camisi tamamlandı, cuma namazını bu görkemli camide kılarak açılışını yapmış oldu (Lokman, Zübdetü’t-tevârîh, vr. 73b). Bu sırada Şah Tahmasb’ın elçisi gelmiş ve caminin açılışı münasebetiyle hediyeler getirmişti. Padişah ağustos ayında yine Edirne’ye döndü. Busbeke bunun amacını Macaristan’ı istilâ etme tehdidi olarak belirtir. Buranın iklimi daha uygun olduğundan hastalığına iyi geleceğini düşündüğünü, tekrar avla zaman geçirdiğini, derhal her sene Edirne’ye gitmeyi âdet haline getirdiğini ifade eder (Türk Mektupları, s. 119-120). Fakat Hürrem Sultan’ın rahatsızlanması padişahın canını fazla sıkmıştı. O sıralarda İstanbul’da bulunan Mekke şerifinin elçisi Kutbüddin el-Mekkî bu sebeple duyulan endişeyi ve Rüstem Paşa’nın telâşını fazla iyi tasvir eder (Hicrî Onuncu – Miladî On Altıncı Asırda, s. 76, 78). Padişah Hürrem Sultan’ın hastalığının artması üstüne 1558 Şubatı başlarında İstanbul’a döndü, nisan ayı ortasında fazla sevilmiş olduğu eşinin ölümüne şahit oldu. Bu derin üzüntü içinde yine Edirne’ye giderek yeni bir Macar seferi için hazırlıklar başlattıysa da iki oğlu arasındaki münasebetlerin iyice gerilmesi yüzünden bunu erteledi.

Hürrem Sultan’ın vefatı bir bakıma Şehzade Bayezid’in en kuvvetli hâmisini kaybetmesi anlamını taşıyordu. Ayrıca bu sıralarda bilhassa 1550’li yıllardan başlayarak taşrada bazı yeni hareketlenmeler olmuş, Batı Anadolu’daki medrese talebelerinin hareketi toplumsal ve ekonomik baskıların bir sonucu olmasıyla birlikte genç ve işi olmayan nüfustaki artıştan da âdeta beslenmişti. Bu vaziyet aslen uzun solukta ortaya çıkacak olan toplumsal krizin ilk belirtileriydi. Ayrıca padişahın uzun saltanatı giderek hem halk hem de devlet kademeleri içinde tekdüzelikten meydana gelen, samimi içe alevlenen, sadece hemen hemen parlamayan bir bıkkınlığa yol açmıştı. Yeni bir başlangıç beklentisinin kamuoyu üstünde etkili olduğu, Şehzade Mustafa’nın idamından sonrasında meydana gelen Düzme Mustafa hadisesinde kendini göstermişti. Öte taraftan tasavvufî çevrelerde merkeze karşı muhalefetin çeşitli toplumsal ve ekonomik sebeplerle artmaya başlaması da ilginçtir. Bu dönemde yazılan bir risâlede toplumun bozuk yapısına, adaletsizlik, rüşvet ve zayıflamış dinî inanca vurgu yapılır. Birgivî’nin benzer görüşleri padişahın çevresini ve sarayı etkilemiş görünmektedir. Nitekim daha sert bir Sünnî anlayışın temsilcisi olarak kendini görmekte olan padişah da bu karışık yıllarda sert bir dinî anlayışın takip edeni oldu. Busbeke onun dine riayet mevzusunda fazla hassaslaştığını, etrafındaki eğlence takımını dağıttığını, çalgıları parçalattığını, altın ve gümüş tabakları ortadan kaldırttığını, umumi olarak şarap üretme ve içme yasağı getirdiğini ifade eder (Türk Mektupları, s. 235-236). Beş zaman namazın cemaatle kılınması için çıkan bir buyruk da bu hususta belirleyicidir (953/1546). Öte taraftan Kutbüddin el-Mekkî, onun Ehl-i sünnet mezhebini muzaffer kılıp ilhâd ehlini bertaraf etmesi sebebiyle X. (XVI.) asrın müceddidi bulunduğunu yazmıştır.

Hürrem Sultan’ın kaybı sebebiyle derin üzüntüsünü üstünden atamayan padişah, muhtemelen bu hislerin tesiriyle oğulları arasındaki çekişmede yansız kalmayı tercih etti. Selim ile Bayezid’in sancakları değiştirildi, padişah onlara eşit mesafede bulunduğunu göstermek için kendilerini bulundukları yerden daha dahil bölgelere yolladı. Selim Konya’nın, Bayezid Amasya’nın yolunu tuttu. Bu vaziyet aslen saklı bir tercihin de habercisiydi. Bunu padişahtan fazla onu etkileyen devlet adamları elde etmiş görünüyordu. Bayezid, Kütahya’dan Amasya’ya uzaklaştırılmasını kabullenmedi, bunu kendi yerine ağabeyinin tercih edilmesine yordu. Padişah, meselenin halli için Bayezid’e dördüncü vezir Pertev Paşa’yı yolladıysa da şehzade öğüt dinleyecek durumda değildi. Oğlundan fazla ağır ve tehdit dolu bir name alan padişah giderek Selim’e temayül etti. Ona gönderilmiş olduğu üçüncü vezir Sokullu Mehmed Paşa’nın söylediklerine yumuşak başlılıkla itaat eden Şehzade Selim babasının takdirini kazanmıştır. Bayezid durumun tamamen kendi aleyhine döndüğünü anlayınca “yevmlü” denilen tüfekli asker toplamaya başladı. Selim de babasının direktifleri doğrultusunda askerî hazırlıklarını sürdürüyordu. İki kardeşin 22 Şâban 966’da (30 Mayıs 1559) Konya ovasında yaptıkları harp Bayezid’in aleyhine sonuçlandı. Savaşı kaybeden şehzade Amasya’ya çekildi. Padişah onun üstüne yürümek için 5 Haziran’da Üsküdar’a geçmişken şehzadenin İran’a kaçışıyla yine sarayına döndü. Bu sefer görünüşte Gürcistan seferi olarak ilân edilmişti. Bundan sonrasında Bayezid’in ve oğullarının iadesi için Şah Tahmasb nezdinde diplomatik teşebbüse girişti. Bazı mühim tâvizlerde bulunmuş oldu, Tahmasb’a yüklü oranda para ödemeyi, Kars Kalesi’ni bırakmayı kabul etti. Şah Tahmasb bu antak kalma ve baskılar üstüne Şehzade Bayezid’i Osmanlı temsilcilerine verdi. Şehzade 21 Zilkade 969’da (23 Temmuz 1562) oğullarıyla beraber idam edildi, cenazeler Sivas’a getirilip defnedildi.

Kanûnî Sultan Süleyman, 1560’tan başlayarak yaşlılığı ve hastalığının etkisiyle daha sakin bir yaşam tarzını benimsedi. Oğlunun katlinin peşinden sükûnete kavuşacağını umut etmişti. Vaktini daha fazla İstanbul’da geçirmeye başladı. Başşehirden etrafındaki av alanlarına tekrar sıkça gidiyordu. 1 Muharrem 971’de (21 Ağustos 1563) Halkalı’da avlanırken yağan yağmur yüzünden sığındığı Yeşilköy civarındaki İskender Çelebi Bahçesi’nde sel sularına kapılarak büyük bir çekince atlattı. Hemen peşinden İstanbul’daki su kemerlerinin tamirini emretti. Bu arada İran’la diplomatik girişimler devam ederken Rüstem Paşa vefat etti (28 Şevval 968 / 12 Temmuz 1561). Bundan evvel Cerbe adasının fetih edilmesi (967/1560) İstanbul’da sevinçle karşılanmıştı. 969 Ramazanında (Mayıs 1562) Habsburglar’la olan barışın devamı sonucu alınınca sükûnet ortamının süreceği sanılmıştı. Padişahın yanında muhtemelen bir tek fazla sevilmiş olduğu kızı Mihrimah Sultan kalmıştı ve onun sözüne büyük ehemmiyet veriyordu. 1565’te uğranılan Malta bozgunundan sonrasında padişahın herkesi şaşırtan yeni bir askerî harekât sonucu almasında Mihrimah Sultan’ın ve nihayet vezîriâzamı Sokullu Mehmed Paşa’nın görevi olduğu üstünde durulur. Aslında Malta bozgunu Osmanlı imajını Batı’da fazla sarsmıştı. Kanûnî Sultan Süleyman bunun fena izlerini gidermek, ayrıyeten tebaaya hâlâ iktidarın ve gücün kendi elinde bulunduğunu göstermek istiyordu. Zira tebaası nazarında oğulları arasındaki mücadelenin menfi havası Malta bozgunu ile birleşince sûfî çevrelerin de etkilediği muhalif söylentiler giderek yayılmış, mühim seviyede görüntü zedelenmesine yol açmıştı. Bu bir tek padişahın şahsını değil hânedanın kendisini hedef alabilecek bir boyut da kazanabilirdi. Habsburglar’la meydana getirilen 1562 anlaşması eski taahhütleri karşılıklı olarak yeniliyordu, lakin sınır boylarındaki karışıklıklara herhangi bir çözüm getirmemişti. 1564’te İmparator Ferdinand ölüp yerine II. Maximilian geçince Erdel vakaları arttı, savaşım Tokaj ve Pankota Kalesi üstünde yoğunlaştı. Bunu takip eden bir sıra askerî ve siyasî vaka Habsburglar’a yönelik yeni bir seferi öngörecek bir genişlik kazanmıştır. Yaşlı padişah Sokullu Mehmed Paşa ile seferin planlamasını yapmış oldu. Hedef Sigetvar ve Eğri kaleleri olacak, ayrıyeten imparatora gözdağı verilecekti.

Padişah, tekrar göremeyeceği İstanbul’dan ayrılmadan evvel Eyüp Sultan Türbesi’ne gidip yakarış etti, peşinden kendini iyi hissedince 11 Şevval 973’te (1 Mayıs 1566) büyük törenlerle at üstünde olması durumunda başşehirden ayrıldı. 15 Mayıs’ta Edirne’ye vardı, üç gün burada kaldıktan sonrasında 1 Haziran’da Tatarpazarı mevkiinde torunu Murad’ın oğlu Mehmed’in doğumu haberini aldı ve adını bizzat kendisi verdi. Hareketinin ellinci günü Belgrad’a ulaşabildi. Zemun’da metbuu olan Erdel Kralı János Zsigismond gelmiş olarak huzuruna çıktı. Bu hadisenin şahidi olan Osmanlı tarihçileri padişahın onu fazla iyi karşıladığını, bağlılığını teyit edici sözlerini duyunca, “İyilik üzerine olsun, iyilikler göresin” söylediğini belirtir (Selânikî, I, 22). Sigetvar Kalesi önlerine ulaşınca şehrin kuşatılmasını emreden padişahın otağı kuşatmaya egemen bir yer olan şehrin kuzeyindeki bir tepe üstünde kuruldu. Padişah hastalığının giderek artmasına karşın kuşatmayı dikkatle takip etmekteydi. Fakat burada harp meydanında iken şanına yakışır bir halde 20-21 Safer 974 (6-7 Eylül 1566) gecesi hayata gözlerini yumdu, kalenin alındığını göremedi. Ölümü maharetle gizlendi, onun ölümünden haberdar birkaç kişiden önde gelen Feridun Bey, dahil organları çıkarılıp amber ve misk kokuları sürülen cesedinin tabut içinde tahtın altına geçici olarak defnedildiğini belirtmektedir. Sigetvar Kalesi’nin düşmesinin peşinden ordu dönüş için harekete geçtiğinde kırk iki gündür gömülü olan ceset gizlice otomobile konuldu ve yol esnasında padişah yaşıyormuş şeklinde davranıldı. Nihayet daha evvel kendisine haber gönderilen yeni padişah II. Selim’in Belgrad’a gelişi üstüne vefat haberi resmen ilân edildi (Nüzhetü’l-esrâr, vr. 45b-53b). İstanbul’a ulaşıldığında cenaze merasimi üçüncü kez 23 Kasım’da Süleymaniye Camii’nde yapılmış oldu, Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazının peşinden cami tarafındaki türbesine defnedildi.

Kanûnî Sultan Süleyman, milâdî takvime nazaran kırk altı sene devam eden hükümdarlığıyla Osmanlı tarihinde tahtta en uzun süre kalan padişahtır. İcra etmiş olduğu on üç büyük sefere yakışır şekilde harp meydanında vefatıyla biten bu saltanat yılları daha sonraki dönemlerde asla unutulmamış, onun şahsında Osmanlı Devleti’nin en parlak zamanını yaşamış olduğu kanaati daha torunu tahtta iken yaygınlaşmış ve daima ideal bir çağ olarak anılmıştır. Bu fikir ileriki yıllarda kriz dönemlerinde belirgin hale gelmiş, zaman içinde bunu vasıflandırmak suretiyle altın devir terimi kullanılmıştır. XIX. yüzyılın tarihteki bazı devreleri idealleştirme eğilimini Avrupa’daki nakilci meslektaşlarından öğrenen Osmanlı tarihçileri, bunalım zamanlarının ıslahat risâleleri yazarlarının da tesirinde kalmış olarak Kanûnî çağını bir Asr-ı saâdet periyodu şeklinde telakki etmişlerdir. Kanûnî sıfatı çerçevesinde oluşturulan mitin ortaya çıkışı, Kanûnî Sultan Süleyman devrini âdeta sarıp sarmalayarak serinkanlı yaklaşımları gölgede bırakmıştır. Aslında bu devir hakikaten XVI. yüzyıla damgasını vurmuş, dinî ve siyasî misyonların yerleşmesini elde etmiştir. Onun yoğun askerî ve siyasî faaliyetleriyle Osmanlılar, Avrupa’nın cihanşümul anlayışına haiz imparatorluğu haline gelmiştir. İmparatorluğun ideolojik alt yapısının temellerinin atılmış olduğu bu yıllara duyulan hasretin ve altın devir söylemlerinin gölgesinde kalan bu dönem Avrupa’nın siyasî coğrafyasını derinden etkilemiştir. Osmanlı Devleti böylece Avrupa devletler muvazenesinde belirleyici bir rol üstlendiği şeklinde çağıl Avrupa’nın oluşumunda da hisse sahibi olmuştur.

Bu vakit diliminde Kanûnî Sultan Süleyman, bir tek Doğu ve Batı’da kadim hasımlarına karşı düzenlemiş olduğu askerî harekâtlarla değil imparatorluğun uç sınırlarında, kuzey-güney ekseninde izlediği etkili politikayla da öne çıkmıştır. Söz mevzusu politika devrin dünya meselelerine müdahaleyi de öngörmüş, en ırak sınırlara kadar uzanmıştır. Osmanlı tesiri bu unutulmuş sınırlarda, gözden uzak step ve çöllerde, ırak denizlerde ağırlıklı halde bu zamanda adım atmıştır denilebilir. Kuzey Afrika içlerinden Habeşistan’a, Yemen’e, Hindistan’a, kuzeyde Rus steplerine, Polonya’ya kadar uzanan bu etkiye Safevî karşıtı İslâm dünyasının ilgisini de eklemek gerekir. Bâbürlüler, Orta Asya hanlıkları, Hindistan’ın başka müslüman sultanlıkları gözlerini batıda gazâ bayrağını temsil eden Sultan Süleyman’a çevirmiştir. İlginç şekilde Şah Tahmasb da “Hazret-i Hünkâr” diye anmış olduğu Kanûnî Sultan Süleyman’ın gazâ faaliyetini hayranlıkla karşılamış, batıda hıristiyan hayatına karşı giriştiği mücadeleler esnasında dinin bir gereği olarak ona karşı herhangi bir düşmanlıkta bulunmadığını dahi belirtmiştir (Tezkire, s. 32). Cihanşümul bir devlet anlayışının benimsenmesi yanında bunu fiilî olarak uygulamaya koyan Kanûnî Sultan Süleyman’ın Batı’daki çağdaşları İmparator V. Karl, I. Ferdinand, Fransa Kralı I. François ve II. Henri, İngiltere Kralı VIII. Henry, Rus Çarı Korkunç İvan şeklinde hükümdarlar ve krallar, Doğu’da ise Şah Tahmasb, Bâbürlü Hümâyun ve Ekber Şah şeklinde sultanlar içinde onlarla kıyaslanmayacak seviyede mühim yer edinmiş olduğu bir gerçektir. Ayrıca dahil reformlar, bürokrasinin klasik şeklini alışı, bilhassa kanunların yaygınlaştırılması dahil siyaset itibariyle yeni atılımın beslendiği anne kaynakları oluşturmuştur. Tüm bunlar bir bakıma XVI. yüzyılı Sultan Süleyman çağı haline getirmiştir.

Bununla beraber Kanûnî’nin yarım asra yaklaşan hükümdarlık döneminde toplumsal tansiyonun vakit vakit iktidarı zorlayacak dereceye ulaşmış olduğu, tesirleri ileriki yıllara taşınacak olan türlü olumsuzlukların kaynağını teşkil etmiş olduğu de bilinmektedir. Sonraki tarihçilerin duygusal nazar ve açıklamalarının gölgesinde kalan bu vaziyet, padişahın bizzat kendisinin oğullarıyla olan münasebetleri ve aile bağlarıyla ilgili sıkıntıların halka yansıması kadar uzun seferlerin yol açmış olduğu malî baskılar, vakit vakit siyasî olayların belirlediği dinî katılaşma ve yönetici zümrelerin tavırlarıyla da samimi içe toplumsal tepkiye yol açacak derecelerde kendini göstermiştir. Nitekim 1550’lere doğru kaleme alındığı anlaşılan ve yanlış olarak XVII. yüzyılda yazıldığı sanılan anonim bir risâlede (“Kitâbü Mesâlihi’l-müslimîn”, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar içinde, s. 91-129) temas edilen türlü aksaklıkların, XVI. yüzyılın sonlarından başlayarak çoğalan ve ironik halde Kanûnî Sultan Süleyman dönemine duyulan hasreti dillendiren risâlelerle olan mevzu benzerliği dikkat çekicidir. Lutfi Paşa’nın Âsafnâmesi’nde anlattıkları da -her ne kadar onun mâzuliyeti sebebiyle inkisar hislerine mağlûp bir devlet adamının abartılı yaklaşımları olarak yorumlanabilirse de- kurumlardaki bozuluşun boyutları açısından düşünce vericidir. Kısacası büyük askerî zaferlerin öne çıkarıldığı bu devrin daha serinkanlı bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerekmektedir.

Devrin Osmanlı ve Batılı kaynakları Kanûnî Sultan Süleyman’ı genel anlamda birbirine benzer ifadelerle tanım eder. Cülûsundan başlayarak yakından takip edilmiş olduğu için fizikî yapısı fazla iyi bilinmektedir. Gerek yaşamının türlü safhalarını resimleyen minyatürlerde gerekse onu bizzat gören Batılılar’ın gravürlerinde resmedilen fizikî yapısı birbiriyle benzerlik gösterir. Gençlik çağlarında babası şeklinde sakalsız, lakin uzun bıyıklı iken hemen sonra sakal bırakmıştır. 1520’de tahta çıktığında Venedik elçisi onu uzun boylu, narin, lakin dayanıklı, ince ve kemikli yüzlü, zorlukla seçilebilen sakalı ve bıyığı olan, cana yakın ve iyi huylu bir genç şeklinde tanım ederek “ismiyle müsemmâ” bulunduğunu belirtmiştir. 1542’de Kanûnî’yi gören bir Fransız onun uzun boylu, ince yapılı, kemikli, zayıf, esmer, geniş alınlı, iri kara gözlü, birazcık kemerli uzunca burunlu, kızıla çalan gür bıyıklı, ince sakallı diye tasvir etmiştir. 1553’te bir başka Venedik elçisi padişahın artık hastalıkları yüzünden şaraptan ırak durduğunu, fazla âdil olmakla ün bulup asla hiç kimseye haksızlık yapmadığını, dinine atalarından fazla daha çok bağlı bulunduğunu yazmıştır. Aynı tarihlerde Mekke şerifinin adamı Kutbüddin el-Mekkî ise huzuruna çıkmış olduğu padişahın zayıf, nûrânî yüzlü, ihtiyar biri bulunduğunu aktarmıştır. Osmanlı kaynaklarında ise geniş ve dolgun yüzlü, çatma kaşlı, elâ gözlü, koç burunlu, uzun boylu, saltanatının başlangıcında kısa sakallı ve uzun bıyıklı olarak tanımlanır (Lokman, Kıyâfetü’l-insâniyye, vr. 50a-b). Ârifî Fethullah Çelebi’nin Süleymannâme adlı eseriyle Lokmân b. Hüseyin’in Hünernâme’sinde yer edinen minyatürler padişahın hem fizikî yapısını hem faaliyetlerini resme dökülmüş bir halde sunar. Hünernâme’de bilhassa fazla iyi ok attığı, bir kılıç üstadı olduğu, av esnasında okla ve kılıçla ayı, su sığırı, yaban domuzu, kaplan şeklinde yırtıcı hayvanları öldürmüş olduğu anlatılır. Kanûnî Sultan Süleyman’ın av düşkünlüğü cet binemeyecek duruma gelinceye kadar sürmüştür. Çağının başka hükümdarları şeklinde avlanma vesilesiyle ihtişamını halka göstererek bunu bir meşruiyet aracı haline getirmiştir. Gerek bu vesileyle gerekse uzun seferleri dolayısıyla imparatorluğunun çeşitli bölgelerini tanımış, doğuda ve batıda pek fazla yeri görmüş, kent ve kasabaları dolaşmıştır. Bu bakımdan o, imparatorluğunu coğrafî temelde de bizzat gezerek tanımış nihayet Osmanlı padişahı olacaktır.

Kanûnî Sultan Süleyman adına yazılmış Süleymannâmeler’de ve şehnâmelerde onun askerî liderliği ön plana çıkarılmıştır. Padişah gazi sultan, âdil hükümdar, İslâm’ın koruyucusu ve savunucusu, yazın ve sanat hâmisi imajıyla övülmüştür. Bunun yanı sıra nihayet aşama eli açık, zarif, mütevazi olup dervişmeşrep tavırlarıyla tanındığı, saf dinî inancı öne çıkardığı, gösterişe kaçmaksızın inanılmış olduğu yolda yürümüş olduğu ve yaşı yetmişe yaklaşmışken bir velî mertebesine ulaşmış olduğu ifade edilmiştir (Lokman, Kıyâfetü’l-insâniyye, vr. 48b). Bu vaziyet, özellikle yaşlarının ilerlediği dönemlerde kıyamet beklentilerinin odaklandığı hicrî 1000 senesinin yaklaşmasıyla beraber ortaya çıkan psikolojik ortamda onun mistik imajının yansıması şeklinde yorumlanabilir (sâhib-kıranlık/mehdîlik). Söz mevzusu kaynaklarda çizilen portreler, bir bakıma ideal padişah tipinin onun şahsında tecessüm etmiş olduğu anlayışını da gösterir. Devrin tarihçilerinden Celâlzâde Mustafa Çelebi, Kanûnî’yi “zübde-i Âl-i Osman” olarak tanımlar ve özellikle üç özelliğine vurgu yapar. Bunlardan ilki adalettir, ikincisi halkın koruyucusu, velinimeti olmasıdır, üçüncüsü cihanşümul bir fâtih vasfına haiz bulunmasıdır (Tabakātü’l-memâlik, vr. 6a-9a). Kanûnî Sultan Süleyman’ın büyük cihangirlik hülyalarıyla beslendiği bilinmektedir. Venedik’e İbrâhim Paşa vasıtasıyla büyük bir fâtih bulunduğunu gösteren dört kattan oluşan bir miğfer şeklinde taç siparişi verdirmiş, 1532’de Edirne’ye ulaşan bu tacı yabancı elçilerin önünde giyerek papanın ve imparatorunkilerden daha görkemli bu taç dolayısıyla onlardan üstün bulunduğunu göstermeye çalışmıştır. Fevrî bir tabiata haiz olmaması, kararlarını düşünüp vezirleriyle tartışarak, hatta geniş çaplı meşveret meclisleri düzenleyerek vermesi tekrar devrin tarihçilerinin umumi kanaatidir. Devletin menfaatini her şeyden üstün tuttuğu, bu uğurda kendi ailesini bile feda etmekten çekinmediği dile getirilir. Şehzade Mustafa ve Bayezid vakaları bunun örnekleri olarak gösterilir. Fazla malum şiirinde belirttiği iki kavram, “sağlık” ve “devlet” onun yaşamının esas düsturları olmuştur.

Şehzadelik yıllarında iyi bir eğitim almış olduğu, Arapça ve Farsça bilmiş olduğu anlaşılan Kanûnî Sultan Süleyman’ın Kefe sancak beyliği sebebiyle Tatar lehçesiyle de konuşabildiği zikredilir. Bazı Venedik kaynaklarında Slav dillerine âşina olduğu belirtilirse de (Jorga, II, 290) bu doğru olmamalıdır. Şehzadelik döneminde Manisa’da iken Merkez Efendi vasıtasıyla Halvetî (Sünbülî) tesiri altında kalmış olduğu, Nûreddinzâde ve Üftâde Efendi’den zikir almış olduğu belirtilir. Şiire olan merakı da bilinmektedir. Bir divanı olup “Muhibbî” mahlasını kullanmıştır. Bu lakap Allah’a derviş samimiyetiyle bağlı bulunduğunu, ayrıyeten halkına karşı ince bir sevgi yaklaşımı içinde bulunduğunu ifade eder. Şairlerin hâmisi sıfatına yakışır halde periyodunun şairlerini câizelerle desteklemekten sona durmamıştır. Hâmilik sıfatıyla beraber ona mistik bir görüntü vermek isteyen bazı kaynaklarda hicrî X. (XVI.) asrın on çocuk babası (adı bilinmeyen bir kızı iç) bu onuncu Osmanlı padişahının on büyük sadrazamı (Rüstem Paşa’nın iki sadâretiyle beraber), on seçkin defterdar ve nişancısı yanında on büyük âlim ve on büyük şairinin bulunduğunun belirtilmesi (Hammer, VII, 150-151) şüphesiz Hurûfî mistisizminin zayıf bir yakıştırmasıdır. Kemalpaşazâde, Ebüssuûd Efendi, Celâlzâde Mustafa ve Sâlih çelebiler, Taşköprizâde Ahmed Efendi, Kınalızâde Ali Efendi, Mülteḳa’l-ebḥur müellifi İbrâhim el-Halebî, Muhyiddin Muhammed Karabâğî, Abdullah b. Şeyh İbrâhim Şebüsterî, Birgivî şeklinde bilim adamları ve fakihler yanında Türk edebiyatının en tanınmış şairleri Bâkî, Fuzûlî, Zâtî, Hayâlî Bey, Taşlıcalı Yahyâ, Lâmiî Çelebi bu zamanda yaşamış ve himaye görmüştür. Huzurunda çeşitli vesilelerle sık sık ilmî tartışmalar yaptırdığı ve bunun sonucunda katılanlara yüklü oranda para verdiği bilinmektedir. Ayrıca adına pek fazla yapıt telif ve çeviri edilmiş olması padişahın kültür dünyasının mahiyeti ile ilgili belirleyicidir. Onun için yazılan tarihler Süleymannâme adıyla özel bir seri oluşturur (bk. SÜLEYMANNÂME).

Kanûnî Sultan Süleyman’ın aile içi ilişkileri, ileride Osmanlı hânedanının klasik görünüşünün ilk örneklerini teşkil edecektir. Evlatları iki eşinden, Mâhidevran ve Hürrem Sultan’dan olmadır. Başka câriyelerle münasebet kurduğu yolunda zayıf rivayetler mevcuttur. Tahta çıktığında adı malum üç oğlu hayattaydı ve büyük olasılıkla Mâhidevran’dan dünyaya gelmiştir. Bunlardan ikisi, Murad ve Mahmud 1521’de vefat etmiş, geriye bir tek altı yaşındaki Mustafa kalmıştır. Hemen ertesi sene Hürrem Sultan’dan olma evlatları dünyaya gelmiştir. 1522-1531 yılları aralığında hayatta kalan biri kız altı evladı vardı. Bunlar Mehmed, Mihrimah, ufak yaşta ölen Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir idi. Böylece 1522’den başlayarak Süleyman’ın Hürrem Sultan’a karşı bağlılığı artmış ve onu geleneklere aykırı şekilde resmî olarak nikâhına almıştır. Bir Venedik deposu bu durumun halka da duyurulduğunu, lakin bundan hoşnut kalınmadığını ve Hürrem Sultan’a karşı duyulan nefretin sebebinin bu bulunduğunu belirtir. Söz mevzusu durum Osmanlı tarihinde câriye iken sultan eşi haline gelmenin ilk uygulaması idi. Saraydaki vaziyet giderek siyasî hizipleşmenin kaynağını teşkil etmiştir. Padişahın kız kardeşi Hatice ile evli olan Vezîriâzam İbrâhim Paşa ile hanımı Mâhidevran ve oğlu Şehzade Mustafa ilk yıllarda mühim iki hizbi oluşturmuştur. Fakat Hürrem Sultan’ın ortaya çıkışıyla bu iki hizbin ona karşı birleştiği ve padişahı fazla rahatsız eden bir rekabetin yaşandığı anlaşılmaktadır. İbrâhim Paşa’nın katli vakasının bu hiziple ilgili olması mümkündür. Hürrem Sultan’ın Irakeyn Seferi dolayısıyla uzakta bulunan Kanûnî Sultan Süleyman’a yazdığı mektuplar (Uluçay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, s. 31-32), ikisi arasındaki sevginin nasıl ne şekilde bir siyasî sonuca ulaşacağının bir işareti olma özelliğine haizdir. Ekim 1533’te Şehzade Mustafa sancağa çıkarılınca mûtat anane uyarınca anası de bununla beraber gitmiş (BA, KK, nr. 1764, s. 173), Hürrem Sultan âdeta tek kuvvet haline gelmiştir. Padişahın anası Hafsa Sultan’ın varlığı muhtemelen bir süre denge unsuru olmuş, sadece onun 1534’te vefatının peşinden çekişme İbrâhim Paşa’nın ortadan kaldırılmasıyla Hürrem Sultan’ın lehine neticelenmiştir. Hürrem Sultan, teamülün aksine oğlu Mehmed ile sancağa gitmeyerek sarayda padişahın yanında kalmıştır. İleride Hürrem Sultan kızı Mihrimah ve damadı Rüstem Paşa ile beraber padişah üstünde etkili bir siyasî hizip haline istikbal, Hürrem Sultan’ın vefatıyla yerini Mihrimah alacaktır. Osmanlı tarihçilerinin bir çok bu hizbin Şehzade Mustafa vakasında mühim rol oynadığını belirtir ve Kanûnî Sultan Süleyman onların tesirinde kalmakla suçlanır. Ancak padişah atalarının aksine hânedanı güçlendirmeyi temel almış olmalıdır. Zira damad sadrazamları sarayın alışılmış bir özelliği haline getiren odur. Vezîriâzamları İbrâhim, Lutfi ve Kara Ahmed paşalar kız kardeşleriyle (Hatice, Şah Sultan, Fatma), Rüstem Paşa kızıyla, nihayet iki sadrazamı Semiz Ali ve Sokullu Mehmed paşalar torunlarıyla (Hümâşah, İsmihan) evlidir. Yine oğlu Selim’in dört kızını, Mehmed’in bir kızını vezirlerle evlendirerek iktidarını perçinlemeyi tercih etmiştir. Daha sonrasında Koçi Bey tarafınca fazla eleştirilecek olan bu uygulamalar Osmanlı hânedanının damad vezirler, padişah hanımları ve vâlide sultanlar şeklinde toplu bir siyasî ağırlık oluşturma sürecini başlatmıştır denilebilir.

Kanûnî Sultan Süleyman uzun saltanatı döneminde hayır severliği, vakıfları ve hayratıyla da öne çıkmış, pek fazla âbidevî yapıt yaptırmıştır. Bilhassa Mimar Sinan’a inşa ettirdiği cami ve külliyeler başta gelir. İstanbul’da yaptırdığı eserlerle imparatorluk ihtişamını sergilemeyi dikkatsizlik etmemiştir. Süleymaniye Camii ve Külliyesi bunun tipik bir örneğidir. Buraya eklenen medrese ile eğitim sistemi tekrardan düzenlenmiştir. Ayrıca babası Selim adına başlatmış olduğu Sultan Selim Camii’ni tamamlamıştır. Oğulları Mehmed ve Cihangir için yaptırdığı cami ve tesisler de bu hareketin mühim bir parçasıdır. Buna kızı Mihrimah Sultan’ın Edirnekapı ve Üsküdar camileri, Hürrem Sultan adına inşa ettirdiği Haseki Sultan Camii ve Külliyesi eklenebilir. İstanbul’un Kırkçeşme denilen su yolları onun eseridir. Mimar Sinan’a yaptırdığı Büyükçekmece Köprüsü bir mimari başyapıt konumundadır. Bunun yanı sıra imparatorluğun değişik yerlerindeki bayındır hareketleri dikkati çeker. Bağdat’ta İmâm-ı Âzam Türbesi ve yanına inşa ettirdiği cami-imaret, tekrar burada Abdülkādir-i Geylânî Türbesi ve Camii, Konya Mevlânâ Türbesi yanında iki minareli cami, semâhâne, imaret, Seyyidgazi’de büyük tekke, cami, Şam’da büyük bir cami ve imaret zikredilebilir. Ayrıca fethedilen şehirlerdeki pek fazla kilise onun adına camiye çevrilmiştir. Yine Kudüs’te Mescid-i Aksâ ile Kubbetü’s-sahre’yi ve Kâbe’yi onarım ettirdiği, Medine ve Mekke’de mühim bayındır hizmetlerinde bulunmuş olduğu bilinmektedir.


BİBLİYOGRAFYA

Matrakçı Nasuh, Süleymannâme, İstanbul Arkeoloji Ktp., nr. 379.

Matrâkçı Nasûh’un Süleymannamesi: 1520-1537 (haz. Davut Erkan, yüksek lisans tezi, 2005), MÜ Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü.

İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osmân, X.

B. Curipeschitz, Yolculuk Günlüğü: 1530 (trc. Özdemir Nutku), Ankara 1977, s. 44-48.

Hicrî Onuncu – Miladî On Altıncı Asırda Yurdumuzu Dolaşan Arap Seyyahlarından Gazî ve Mekkî Seyahatnamesi (trc. Ekrem Kamil, Tarih Semineri Dergisi, I/2 [İstanbul 1932] içinde), s. 55, 71, 72, 76, 78.

Eyyûbî, Menâkıb-ı Sultan Süleyman: Risâle-i Pâdişâhnâme (haz. Mehmet Akkuş), Ankara 1991.

Mohaç Esiri: Bartholomaeus Georgievic (1505-1566) ve Türklerle İlgili Yazıları (haz. N. Melek Aksulu), Ankara 1998, s. 56, ayrıyeten bk. tür.yer.

Ârifî Fethullah Çelebi, Süleymannâme, TSMK, Hazine, nr. 1517.

Celâlzâde, Tabakātü’l-memâlik.

Bostan Çelebi, Süleymannâme, TSMK, Revan Köşkü, nr. 1286.

Ramazanzâde Mehmed Çelebi, Târîh-i Nişancı, İstanbul 1279, s. 205-286.

Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman (nşr. F. Giese, haz. Nihat Azamat), İstanbul 1992, s. 140-153.

Lutfi Paşa, Târih, İstanbul 1341, s. 293-455.

a.mlf., Âsafnâme (nşr. Mübahat S. Kütükoğlu, Prof. Dr. Bekir Kütükoğlu’na Armağan içinde), İstanbul 1991, s. 58-99.

Feridun Bey, Nüzhetü’l-esrâri’l-ahbâr der Sefer-i Sigetvar, TSMK, Hazine, nr. 1339, vr. 9b-53b.

Belgrad Seferi Rûznâmesi (Feridun Bey, Münşeât, I içinde), s. 500-507.

Rodos Seferi Rûznâmesi (a.e. içinde), s. 529-540.

Mohaç Seferi Rûznâmesi (a.e. içinde), s. 554-566, 570.

Alman Seferi Rûznâmesi (a.e. içinde), s. 577-584.

Irakeyn Seferi Rûznâmesi (a.e. içinde), s. 584-598.

Pulya Seferi Rûznâmesi (a.e. içinde), s. 599-600.

Kara Boğdan Rûznâmesi (a.e. içinde), s. 602-603.

Tahmasb, Tezkire (trc. Hicabi Kırlangıç), İstanbul 2001, tür.yer.

Mecdî, Şekāik Tercümesi, I, 439.

O. G. de Busbecq, Türk Mektupları (trc. H. Cahit Yalçın), İstanbul 1939, tür.yer.

Selânikî, Târih (İpşirli), I, 1-54.

Lokman b. Hüseyin, Hünernâme, TSMK, Hazine, nr. 1524, II, vr. 1a-154b.

a.mlf., Zübdetü’t-tevârîh, TİEM Ktp., nr. 1973, vr. 64b-73b.

a.mlf., Kıyâfetü’l-insâniyye fî şemâili’l-Osmâniyye, İstanbul 1987 (tıpkıbasım), vr. 48b, 50a-b.

Kitâbü Mesâlihi’l-müslimîn ve menâfii’l-mü’minîn (haz. Yaşar Yücel, Osmanlı Devlet Teşkilâtına Dair Kaynaklar içinde), Ankara 1988, s. 93-141.

Peçuylu İbrâhim, Târih, I, 2-437.

E. Albèri, Relazioni degli ambasciatori veneti kırmızı Senato, seri 3, Firenze 1840-55, III/1, s. 70-75; III/3, s. 160-165.

Relazioni di ambasciatori veneti kırmızı Senato, vol. XIV, Costantinopoli relazioni inedite, 1512-1789 (ed. M. P. Pedani), Padova 1996, s. 32-131.

Türkiye’nin Dört Senesi 1552-1556 (trc. A. Kurutluoğlu), İstanbul, ts., tür.yer.

Zinkeisen, Geschichte, II, 611-936; III, 1-130.

Hammer (Atâ Bey), V, ayrıyeten bk. tür.yer.; VI, 1-181.

J. Chesneau, Le voyage de Monsieur d’Aramon (nşr. Ch. Schefer), Paris 1887, tür.yer.

Danişmend, Kronoloji, II, 59-360.

M. Çağatay Uluçay, Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, İstanbul 1950, s. 5-47.

a.mlf., “Kanuni Sultan Süleyman ve Ailesi ile İlgili Bazı Notlar ve Vesikalar”, Kanunî Armağanı, Ankara 1970, s. 227-258.

a.mlf., Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara 1980, s. 34-39.

H. Lamb, Suleiman the Magnificent: Sultan of the East, New York 1951.

N. Ahmet Asrar, Kanunî Sultan Süleyman Devrinde Osmanlı Devletinin Dinî Siyaseti ve İslâm Âlemi, İstanbul 1960.

Şerafettin Turan, Kanunî’nin Oğlu Şehzâde Bayezid Vak’ası, Ankara 1961.

Hüseyin Gazi Yurdaydın, Kanuni’nin Cülusu ve İlk Seferleri, Ankara 1961.

Renzo Sèrtoli Salis, Muhteşem Süleyman (trc. Şerafettin Turan), Ankara 1963.

Semavi Eyice, “Avrupa’lı Bir Ressamın Gözü ile Kanunî Sultan Süleyman”, Kanunî Armağanı, s. 129-170.

M. Ertuğrul Düzdağ, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi Fetvaları Işığında 16. Asır Türk Hayatı, İstanbul 1972.

A. C. Schaendlinger, Die Schreiben Süleymāns des Prächtigen an Karl V., Ferdinand I. und Maximilian II., Wien 1983, I-II.

A. Clot, Soliman le magnifique, Paris 1983.

Esin Atıl, The Age of Sultan Süleyman the Magnificent, New York 1987.

The Ottoman Empire in the Reign of Süleyman the Magnificent (ed. Tülay Duran), İstanbul 1988, I-II.

Feridun M. Emecen, “Kanuni Sultan Süleyman Devri”, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1989, X, 313-382.

a.mlf., “Sultan Süleyman Çağı ve Cihan Devleti”, Türkler (nşr. Hasan Celal Güzel v.dğr.), Ankara 2002, IX, 501-520.

a.mlf., “Kanunî’nin Kanunnâmeleri ve Bir Mitin Doğuşu: Cihan Devletinde Hukukî Yapı”, Tarih ve Medeniyet, XIV (1995), s. 42-45.

a.mlf., “İbrâhim Paşa, Makbul”, DİA, XXI, 333-335.

Soliman le magnifique et nihayet temps (ed. G. Veinstein), Paris 1992.

Süleymân the Second and his Time (ed. Halil İnalcık – Cemal Kafadar), İstanbul 1993.

Hungarian-Ottoman Military and Diplomatic Relations in the Age of Süleyman the Magnificent (ed. G. David – P. Fodor), Budapest 1994.

L. P. Peirce, Harem-i Hümayun: Osmanlı İmparatorluğu’nda Hükümranlık ve Kadınlar (trc. Ayşe Berktay), İstanbul 1996, s. 87-91, 96-120.

Zeynep Tarım-Ertuğ, Onaltıncı Asır Osmanlı Devleti’nde Cülûs ve Cenaze Törenleri, Ankara 1999, s. 47-56, 100-130.

Kanuni ve Çağı: Yeniçağda Osmanlı Dünyası (ed. Metin Kunt – C. Woodhead, trc. Sermet Yalçın), İstanbul 2002.

N. Jorga, Osmanlı İmparatorluğu Tarihi (trc. Nilüfer Epçeli), İstanbul 2005, II, 289-376; III, 19-122.

G. Procházka-Eisl – C. Römer, Osmanische Beamtenschreiben und Privatbriefe der Zeit Süleymāns des Prächtigen aus dem Haus-, Hof- und Staatsarchiv zu Wien, Wien 2007.

Muhteşem Süleyman (ed. Hasret Kumrular), İstanbul 2007.

Aydoğan Demir, “Kanunî Sultan Süleyman’ın Terki Salât Edenlerle İlgili Fermanı”, TİD, II (1984), s. 46-53.

H. Lowry, “From Trabzon to Istanbul: The Relationship between Suleyman the Lawgiver and his Foster Brother (Süt Karındaşı) Yahya Efendi”, Osm.Ar., sy. 10 (1990), s. 39-48.

İsmail E. Erünsal, “XV-XVI. Asır Osmanlı Zendeka ve İlhad Tarihine Katkı”, a.e., sy. 24 (2004), s. 127-157.

Tayyip Gökbilgin, “Süleyman I.”, İA, XI, 99-155.

G. Veinstein, “Suleyman”, EI2 (İng.), IX, 832-842.

Müellif: Feridun Emecen

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi
 

Kaynak: Diyanet Haber

Haber Kaynağı – Diyanethaber

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Kelime-i Tevhid 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Sperrmüll Berlin

İstanbul escort Tuzla escort Acıbadem escort Bostancı escort Bağdat caddesi escort Erenköy escort Suadiye escort Küçükyalı escort Şerifali escort Kurtköy escort Sultanbeyli escort Göztepe escort Kayaşehir escort Çapa escort Bahçelievler escort Fatih escort Fındıkzade escort Beşiktaş escort escort girl dubai escort girls berlin seks hikayeleri sex hikayeleri sex izle sikiş kısa link