h Dolar 8,3332 %0.22
h Euro 10,0674 %0.22
h BIST100 1.430,91 %0.77
h Bitcoin 479975 %3.41366
a İkindi Vakti 16:58
İstanbul 20°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X
  • MEBhaber.NET
  • Din
  • Kur’ân-ı Kerim Lafzı ve Manası ile Allah Tarafından İndirilmiştir. 2021

Kur’ân-ı Kerim Lafzı ve Manası ile Allah Tarafından İndirilmiştir. 2021

Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Manası ile Allah Tarafından İndirilmiştir. 2021

Kur’ân-ı Kerim Lafzı ve Manası ile Allah Tarafından İndirilmiştir. 2021 2021

Kur'ân-ı Kerim Lafzı ve Manası ile  Allah Tarafından İndirilmiştir. 2021

Kur’ân-ı Kerim Lafzı ve Manası ile Allah Tarafından İndirilmiştir.

Peygamberlerin Allah tarafınca elçi olarak seçildiklerinin kanıtı, gösterdikleri mucizelerdir. Mucizeler, peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin, söz mevzusu iddialarında doğru ve gerçek olduklarının Allah tarafınca onay edildiğini gösteren ve asla başkaları tarafınca öykünmek edilemeyen muhteşem hadiselerdir.
Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğini kanıtlayan en büyük mucizedir. Son ilahî kitap olan Kur’ân mucizesi, şu iki esas özelliğiyle başka peygamberlerin mucizelerinden ayrılır: Birincisi, başka peygamberler gösterdikleri mucizelerle yalnız kendi halklarına alan okurken Hz. Muhammed (s.a.s), Kur’ân mucizesiyle kıyamete kadar yaşayacak olan bütün insanlara alan öğrenim görmüştür. İkincisi, başka peygamberler, bildiri ettikleri ilahî mesajın Allah katından geldiğini başka mucizelerle kanıtlamaya çalışırken, Hz. Muhammed (s.a.s.) kendi peygamberliğini, bildiri etmiş olduğu mesajın bizzat kendisi olan Kur’ân mucizesiyle kanıtlamıştır.
İsrâ Sûresi’nde, Kur’ân-ı Kerim’in bir beşer sözü olmayıp bizzat Allah katından inmiş olduğu ve mucize olduğu hususu şu ifadelerle ortaya konulur: “De ki: “Hiç kuşkusuz, insanoğlu ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek suretiyle toplansalar ve (bu mevzuda) birbirlerine destek olsalar, tekrar de onun benzerini getiremezler” (İsrâ, 17/88).
İslâm âlimleri Kur’ân’ın hangi açılardan mucize bulunduğunu tartışmışlardır. Bu tartışmalarda; onun nazmının, fesahatinin ve ihtiva ettiği bütün anlamlarının yanında bilhassa gelecekten haber veren, evrenin ve insanoğlunun yaratılış keyfiyetine dikkat çeken âyetlerinin birer mucize olduğu vurgulanmıştır. Bunun yanında Kur’ân, geçmiş peygamberlerin hayatlarına ilişkin anlatımlarında, Cahiliye sürecinin şiir ve kıssa örneklerinde eşi ve benzeri bulunmayan bir üslup ve ifade seçimi kullanmıştır. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden birisi Yusuf Sûresi’dir. Nitekim Kur’ân’da bu sûre kıssaların en güzeli olarak takdim edilir (Yûsuf, 12/3). Söz mevzusu âyette geçen “en güzel” ifadesinin anlamını iyice kavrayabilmek için Yusuf Sûresi’nin içerik ve üslup özelliklerini, Tevrat’ın Tekvin kısmı içindeki değişik kısımlarda bazı parçaları onlarca kere yine edilerek anlatılan Hz. Yusuf kıssasıyla (Tekvin, 37: 1-37; 39: 1-23 vd.) karşılaştırmak kafi olacaktır.
Diğer taraftan, Arap dilinin nazm ve üslup özellikleri ile ilgili asgari düzeyde bilgisi olan insanoğlu bile Kur’ân metni ile Arap dilinde yazılmış başka metinler arasındaki farkı derhal göreceklerdir. Kur’ân’ın bu benzeri olmayan anlatımının ve başka hususların birleştiği ortak nokta, onun bir benzerinin getirilemediği ve asla getirilemeyeceğidir.
Hiç kuşkusuz Kur’ân’ın yukarıda anılan özellikleri, onun hem Allah’ın vahyi hem de lafzı ve anlamı itibariyle Hz. Peygamber’e (s.a.s.) verilmiş bir mucize olduğuna işaret etmektedir. Bütün bu özellikleriyle Kur’ân, bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) döneminde {yazı} ve ezber yöntemiyle kayda geçirilerek daha sonraki kuşaklara, naklinde kuşku olmayacak şekilde tevatüren ulaştırılmıştır.
Kur’ân-ı Kerîm’in açık ifadelerine, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamalarına ve bu iki esasa ilgili olarak tarih süresince benimsenen İslam bilim geleneğindeki esas kabule nazaran Kur’ân, lafzı ve manasıyla Hz. Peygamber’e (s.a.s.) indirilmiştir.
Ancak nihayet zamanlarda toplumsal medyada “Kur’ân’ın yalnız manasının öz olarak Hz. Peygamber’e (s.a.s.) inmiş olduğu, onun da bunu kendi kültürünün kelimeleriyle söze dönüştürdüğü” yönünde bir iddia dile getirilmiştir. Bu iddiaya nazaran anlam Allah’a, lafız ise Hz. Peygamber’e (s.a.s.) aittir. Buna gerekçe olarak da bazı kelimelerin Allah Teâlâ’ya yakışmadığı ve bunların sadece Hz. Peygamber tarafınca anlatılmış olabileceği ileri sürülmektedir.
Söz mevzusu bu iddia, Allah Teâlâ ve Kur’ân-ı Kerim’e meydana getirilen mesnetsiz, ilmî olmaktan ırak çirkin bir karacılık olup Kur’ân-ı Kerîm’in açık ifadelerine, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) açıklamalarına ve bu iki esasa ilgili olarak tarih süresince benimsenen İslam bilim geleneğindeki esas kabullere aykırıdır.
Allah Teâlâ, “Biz her peygamberi, (kitabımızı) apaçık anlatsın diye kendi kavminin diliyle yolladık” (İbrahim, 14/4) âyetiyle, her peygambere vahyin kendi kavminin diliyle lafız olarak gönderildiğini beyan etmiştir. Kur’ân-ı Kerîm için de bu husus kuşkusuz böyledir.
Öte taraftan birçok âyet-i kerimede “Kur’ân’ın Allah tarafınca Arapça olarak Hz. Peygamber’e (s.a.s.) lafzen Cebrail vasıtasıyla inmiş olduğu” açık bir halde ifade edilmiştir:

“Anlayabilesiniz diye biz onu Arapça bir Kur’ân olarak indirdik” (Yûsuf, 12/2).

“Şüphesiz bu Kur’ân âlemlerin rabbi tarafınca indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye açık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir” (Şuarâ, 26/192-195).

“Şüphesiz ki bu Kur’ân sana bilim ve hikmet sahibi Allah tarafınca verilmektedir” (Neml, 27/6).

“İşte, biz onu Arapça bir Kur’ân olark indirdik ve onda pek fazla uyarıya yer verdik ki Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınsınlar yada nasihat almalarını sağlasın. (Tâhâ, 20/113).

“Anlayıp düşünesiniz diye onu Arapça Kur’ân yaptık” (Zuhruf, 43/3).

“İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve ile ilgili asla kuşku bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için bu şekilde Arapça bir Kur’ân indirdik” (Şûrâ, 42/7).

“Biz Kur’ân’ı anlayıp nasihat alsınlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık” (Duhân, 44/58).

“ Düşünüp nasihat alsınlar diye insanlara bu Kur’ân’da her türlü örneği verdik; Allah’a karşı gelmekten korunsunlar diye Arap diliyle indirdiğimiz çelişkisiz Kur’ân’da (verdik)” (Zümer, 39/27-28).

“Bu Kur’ân, rahman ve rahîm olan Allah’ın katından indirilmiştir. Bilmek isteyenler için âyetleri apaçık hale getirilmiş Arapça okunan bir kitaptır. Müjdeleyici ve uyarıcı olarak indirilmiştir fakat çokları yüz çevirdi, artık onu işitmezler” (Fussilet, 41/2-4).

“Oysa bundan evvel de bir rehber ve rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı gelmişti. Bu ise önceki kitapları onaylayan ve zalimleri uyarmak için ve iyi yolda olanlara müjde olarak Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır” (Ahkâf, 46/12).

Bu âyetlerde vahyin “Arapça Kur’ân” olarak gerçekleştiğinin, Kur’ân’ın “Arapça Kitap” şeklinde ve “Arap diliyle” indirilmiş bulunduğunun vurgulanması, Kur’ân’ın manasının yanında lafzının da Allah’a ilişkin bulunduğunu açık bir halde ortaya koymaktadır. Ayrıca vahyin nüzûlü esnasında Hz. Peygamber’in (s.a.s.) vahyedilenleri kaçırırım endişesiyle dilini depreştirerek kendisine gelen vahyi tekrarlamasını mevzu edinen; “Sana onun vahyi bitirilmeden evvel Kur’ân’ı okumada acil etme” (Tâhâ, 20/114) ve “(Resulüm! Vahiy geldiği vakit) onu alelacele almak için (bitmeden) dilini devinim ettirme. Şüphesiz onu (kalbinde) toplamak ve (sana) okutmak bizlere aittir. Onu (Cebrail vasıtasıyla sana) okuduğumuz vakit, onun okunuşunu takip et. Şüphesiz onu açıklamak da bizlere aittir” (Kıyâmet, 75/16-19) âyetlerinde Hz. Peygamber’e (s.a.s.) indirilenin “kıraat/okumak” ile ifade edilmesi de lafzın Allah’a aidiyetini açıkça göstermektedir.
Kur’ân’ın nâzil olduğu dönemde Mekke müşriklerinin Kur’ân’ın Allah kelâmı olmadığına dair iddiaları olmuş, Mekkeli bir Hristiyan tarafınca âyetlerin Hz. Peygamber’e (s.a.s.) öğretildiği ileri sürülmüştür. Buna karşılık Kur’ân-ı Kerîm’de; “(Ona öğretiyor dedikleri) o ilgili kişinin dilinin yabancı olduğu ve Kur’ân’ın ise Arapça bir dilde inmiş olduğu” vurgulanmıştır (Nahl, 16/103). Bu mevzuda bir başka âyet-i kerîmede ise şöyleki buyurulur: “… O (Kur’ân), yargı ve hikmet sahibi ve her türlü övgüye layık olan (Allah) katından bir indirmedir… Eğer biz onu yabancı bir (dilde) Kur’ân yapsaydık, ne olursa olsun “(bu Kur’ân’ın) âyetleri açıklanmalı değil miydi? Arap’a yabancı (dilden bir kitap! Olacak şey) mi?” diyeceklerdi” (Fussilet, 41/42, 44).
Âyetlerin lafız ve anlam olarak Hz. Peygamber’e (s.a.s.) nâzil olmasından sonrasında Rasûlüllah’a (s.a.s.) yönelik Kur’ân’da yer verilen ikaz kabilinden ifadelerde de “Arapça Kur’ân” vurgusu yapılmak suretiyle lafzın Allah’a aidiyeti ortaya konmuştur: “Böylece biz onu (Kur’ân’ı) Arapça bir yargı olarak indirdik. Eğer sana bu bilim ulaştıktan sonra onların arzularına uyarsan, andolsun ki Allah’ın cezasından seni koruyacak ne bir yardımcın ne de bir koruyucun olacaktır” (Ra’d, 13/37). Hâkka Sûresindeki şu âyet ise, Kur’ân’ın lafzına Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hiçbir şekilde müdahalede bulunamayacağını şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ifade etmektedir: “Eğer Peygamber bizlere atfen bazı sözler uydurmuş olsaydı, elbet onu kıskıvrak yakalar, sonrasında onun can damarını koparırdık. Hiçbiriniz de buna mâni olamazdınız” (Hâkka, 69/44-47).
Bir başka açıdan, Kur’ân âyetlerinin lafız olarak Peygamber’e (s.a.s.) aidiyetinin reddi bizzat Hz. Peygamber’in (s.a.s.) diliyle Kur’ân-ı Kerim’de şöyleki ifade edilmiştir: “Kendilerine âyetlerimiz açıkça okunduğu vakit, (ahirette) bizimle karşılaşacaklarına inanmayanlar (Peygambere:) ‘bizlere ya bundan başka bir Kur’an getir yada bunun hoşumuza gitmeyen yerlerini değiştir’ dediler. De ki: Kendiliğimden onu değiştirmem (asla mümkün) olmaz. Ben yalnız bana vahyedilene uyarım. Eğer onu değiştirerek rabbime karşı gelirsem şüphesiz o büyük günün azabından korkarım. De ki: Allah dileseydi (Kur’an’ı bana indirmez, ben de) onu size okumazdım ve Allah da onu size bildirmezdi. (Biliniz ki) ben bundan evvel aranızda (okuma-yazma bilmeden) bir hayat sürdüm (böyle bir durum yapamayacağımı) asla düşünmez misiniz? Allah adına yalan uyduran yada âyetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır…” (Yûnus, 10/15).
“Sen onlara âyet getirmediğin vakit, “onu da kendin derleyip getirseydin ya!” derler. De ki: “Ben yalnız rabbimden bana vahyedilene uyarım. İşte bu Kur’ân, rabbinizden gelen kanıtlar, inanan bir topluluk için hidâyet ve rahmettir” (A’râf, 7/203).

Yukarıda zikredilen âyetlerde Kur’ân’ın lafız ve manadan müteşekkil olarak vahyedildiği ve Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu hususta herhangi bir müdahale yetkisinin bulunmadığı açıkça ortaya konulmuştur.
Tarihte, kadim olan “kelâm” sıfatının vahiy olarak tecellisinin keyfiyeti hususunda bazı tartışmalar yaşanmıştır. Ancak bu tartışmalar Kur’ân lafzının Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ilişkin olması ile ilgili değildir. Öte taraftan Kur’ân’ın açıkça verdiği informasyon yada vahiy tecrübesini bizzat yaşamış olan Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu husustaki beyanlarının ötesinde, salt us yöntemiyle vahyin geliş keyfiyeti ile ilgili kati ve nesnel bir informasyon ortaya koymak imkânsızdır.
Yukarıda işaret edilen mesnetsiz iddiaya, Kalem Sûresinin 13. âyetinde geçen “zenîm” kelimesi misal verilmektedir. Bu kelimeye, lügatte mevcud anlamlarından yalnız birisi verilmekte ve bu anlamın ifade olarak Ulu Allah’a yakışmayacağından hareketle Kur’ân’ın lafzının Allah’a değil Hz. Peygamber’e ilişkin olabileceği ileri sürülmektedir.
Her şeyden evvel, ileri sürülen bu iddia bilimsel olmaktan uzaktır. Ayrıca dile getiriliş biçimi de Kur’ân’a ve onun ifadesiyle ulu bir terbiye suretiyle gönderilen (Kalem, 68/4) Hz. Peygamber’e (s.a.s.) inanan herkesi rahatsız edecek üsluptadır. Bu mevzuda ortaya konan öncüller-deliller de ileri sürülen iddiayı yardımcı olmak suretiyle kurgulanmıştır. Dolayısıyla Kalem Sûresinin 13. âyetindeki “zenîm” kelimesinin bilhassa tercih edilen belli bir mana üstünden Türkçeye çeviri edilmesi ve belirtilen iddiaya dayanak olarak kullanılması da isabetli değildir.
Bu bağlamda bilhassa şu hususların bilinmesine gereksinim vardır:
Birinci husus, Kalem Sûresinin 13. âyetindeki “zenîm” kelimesinin anlamının ne olduğudur. Kelime, kök anlamı itibariyle “damgalı olmak, işaretli olmak” anlama gelir. Araplar koyun-keçi şeklinde hayvanların boynunda/kulağında küpeye benzer asılı duran yumrucuklara veya kulağı delinip ucundan asılı bırakılan sarkıntılara “zenîme” demekte; bu tür koyun ve keçiye, “küpeli, kulağı kesik, damgalı, işaretli” anlamında “zenîm” sıfatını kullanmaktadırlar. Bu kök manaya binaen “zenîm” kelimesi istiâre yöntemiyle insan için; “kulağı kesik, kulağı yarık, kulağı küpeli” şeklinde mecâzi olarak “kötülükle damgalı, kötülükle bütünleşmiş anlamında” kullanılır. Türkçemizdeki “kulağı kesik” ifadesinin fena şeyleri alışkanlık haline getirenler için kullanılması da aynı minvaldedir. Bu yönüyle “zenim”; “kötülükle damgalanmış, etrafa fenalık saçan, kötülükle bütünleşmiş” şeklinde anlamları haizdir.
Temel tefsir kitaplarımızın asla birisinde söz mevzusu kelimeye iddia edilmiş olduğu şekilde galiz ve kaba bir mana verilmemiştir. Kelime, kök anlamında mevcud “vücuttaki sarkıntı ve yumru” anlamından hareketle, sözü edilen şahsın boynunda yumrunun bulunması şeklinde hakiki anlamıyla da tefsir edilmiştir. Ancak müfessirler, çoğunlukla “zenîm” kelimesindeki mecâzi mana olan “ilgili kişinin şer ile damgalı olması”nı itibara alarak “şirret, kötülükle damgalı ve fenalık deposu” anlamlarını tercih etmişlerdir. Ayrıca müfessirler kelimeye, “mensup olmadığı kavme oran edilen şahıs” yada “evlatlık edinilmek suretiyle bir kavme oran edilen şahıs” anlamını da vermişlerdir ki, bu mana da kök anlamıyla bağlantılıdır.
Netice itibariyle âyette, birçok fena hasleti kendisinde toplamış bir şahsı betimlemek için “şer ile damgalı/kötülükte sınır tanımayan” şeklinde umum anlamıyla “zenîm” kelimesinin tercih edilmesi, Kur’ân’ın edep ve terbiye üslûbunu yansıtmaktadır.
İkinci husus, Allah’ın bu biçim ifadelerle hitap edip etmeyeceği meselesidir. Allah Teâlâ Kur’ân’ı Arap diliyle indirmiş ve mesajını Arap dilinin özelliklerini kullanarak iletmiştir. Bir başka ifadeyle muhataplara anladığı, bilmiş olduğu ve tanımış olduğu üsluplarla hitap etmiştir. Öte taraftan Ulu Yaratıcı, muhataplardan azgın ve aşırı olanların kendisine karacılık etmesi, âyetlerini inkâr etmesi, Hz. Peygamber (s.a.s.) ve müminlere eziyet etmesi karşısında, onların kötülüklerle özdeş niteliklerini ortaya koyacak ifadeler kullanmıştır. Kuşkusuz bunu yaparken, kelâmın hem yazınsal, hem de edep yönü devamlı korunmuştur. Müddessir, Tebbet ve Kevser Sûreleri başta olmak suretiyle Mekkî sûrelerde, inatçı ve kötülükte ısrar eden müşrik liderlerin yapmış olduğu çirkin işler, zulümler, işkenceler ve kibirlilik halleri hep ortaya konulmuştur. Esasen bu üslup, muhatabın mevzuyu ve verilen mesajı en iyi bir halde anlamasını sağlayacak niteliktedir.
Bu bağlamda Kalem Sûresinin 8-13. âyetlerinde de aynı üslup bulunmaktadır. Bahse mevzu âyetlerde Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.), sırf mal, evlat, zenginlik ve mevki sahibi diye müşrik elebaşlarına saygınlık ve itaat etmemesi emredilmektedir. Doğal olarak burada şer odağı haline gelmiş söz mevzusu insanların vasıfları dile getirilmektedir. Bu fena nitelikler ise; olur olmaz devamlı yemin eden, aşağılık, devamlı kusur arayan, küçümseyen/tahkir eden, söz götürüp getiren, iyiliği engellemiş olan, günahkâr, huysuz, kaba ve kötülüklerle -damgalanacak şekilde- özdeşleşmiş (zenîm) şeklindedir.
Sonuç olarak, Allah Teâlâ’nın bahse mevzu âyetlerde, hem o gün için hem de sonraki zamanlarda şerri temsil eden insanların niteliklerini ortaya koyduğu ve bu tür kimselerin bilinmesini istediği görülmektedir. Durum bu şekilde iken, birçok anlama olası bir kelimeye, ifade edilmiş olduğu bağlama uygun düşmeyen bir anlamı yüklemek suretiyle Kur’ân’ın lafzının peygambere ilişkin olabileceğini söylemek iyi niyetten ırak/maksatlı, delilsiz ve mesnetsiz bir iddia olarak kalmaktadır.

Kaynak: Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanlığı

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Kur’an’ın korunmuşluğunun delilleri nedir? 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.