>
  • Ankara 26° AÇIK
    • Adana
    • Adıyaman
    • Afyonkarahisar
    • Ağrı
    • Amasya
    • Ankara
    • Antalya
    • Artvin
    • Aydın
    • Balıkesir
    • Bilecik
    • Bingöl
    • Bitlis
    • Bolu
    • Burdur
    • Bursa
    • Çanakkale
    • Çankırı
    • Çorum
    • Denizli
    • Diyarbakır
    • Edirne
    • Elazığ
    • Erzincan
    • Erzurum
    • Eskişehir
    • Gaziantep
    • Giresun
    • Gümüşhane
    • Hakkâri
    • Hatay
    • Isparta
    • Mersin
    • istanbul
    • izmir
    • Kars
    • Kastamonu
    • Kayseri
    • Kırklareli
    • Kırşehir
    • Kocaeli
    • Konya
    • Kütahya
    • Malatya
    • Manisa
    • Kahramanmaraş
    • Mardin
    • Muğla
    • Muş
    • Nevşehir
    • Niğde
    • Ordu
    • Rize
    • Sakarya
    • Samsun
    • Siirt
    • Sinop
    • Sivas
    • Tekirdağ
    • Tokat
    • Trabzon
    • Tunceli
    • Şanlıurfa
    • Uşak
    • Van
    • Yozgat
    • Zonguldak
    • Aksaray
    • Bayburt
    • Karaman
    • Kırıkkale
    • Batman
    • Şırnak
    • Bartın
    • Ardahan
    • Iğdır
    • Yalova
    • Karabük
    • Kilis
    • Osmaniye
    • Düzce
    • Lefkoşa
    • Bakü
    • Amsterdam
  • AKŞAM'A 19:02

  • HABER GÖNDER

  • CANLI SONUÇLAR

ÖĞRETMEN

Bitmiş tükenmiş bir insanın öyküsünü anlatacağım sizlere…
Lütfen empati yaparak okuyun.

Meslek hayatınız bir şekilde nihayetlenmiş. Hayat boyu hayalini kurduğunuz emekliliğe sağ salim ulaşmışsınız.
Nohut oda, bakla sofa evinizde huzurla dinlenip, sabahları sardunyalarımı sularım , bir kafeste kanaryamı beslerim dediğiniz o zaman gelmiş.

İlk birkaç gün şahane geçiyor, eş arkadaş ziyaretleri, devlet dairelerinde tezahüratlarla kapılardan karşılanmalar, çaylar, kahveler, “Ooo ne şanslısın üstadım, darısı başımıza…” lar, evde hanımla sabah keyifleri derkeeen… Üst üste aynı bölgelere gittikçe insanoğlu masanın önündeki sandalyeyi göstermemeye, hatta meşguliyet bahane ederek başını bile kaldırmamaya, hanım da “E bey, sen birazcık çıksan da gezsen…” demeye başlayınca anlıyorsunuz hanyayı konyayı.

Kendinizi işe yaramaz, boş, hiçbir şey üretmeyen biri olarak görmeye başladığınızda çöküş de peşinden gümbür gümbür geliyor. Her yerde fazlalıksınız, eski iş yerinizde, evinizde… Zaman nasıl ne şekilde geçer, yaşam bu şekilde sürer mi??

Eski saygı gördüğünüz günlere duyduğunuz hasret size hayatınızın kim bilir en mühim kararını aldırıyor. Koca adam, evindeki somyaya kapanıp hüngür hüngür ağladığınız gecenin sabahı, gidip başvuruyorsunuz İl Eğitim Müdürlüğü’ne :
“Ben tekrardan öğretmenlik yapmak isterim. Atayın beni Anadolu’nun bir köy okuluna!”

Şaşırtıcı bir hızla yerine geliyor dileğiniz. Polatlı’ya bağlı Keltepe köyüne yol görünüyor.
Cumhuriyetin ilk yılları sayılır hala. Yol yok, elektrik yok, bozkırda bir kıraç köy. Numunelik niyetine bir tek adet ağaç, bir yeşil çalı dalı yok. Sarı, sapsarı, ruhsuz, şekilsiz, çiğnenmemiş bir mezarlık kasvetinde bir köy. Evler bile konut değil de köstebek tümseği şeklinde görünüyor gözünüze.

Gecenin bir vakti bir gariban köylü sizi karşılayıp derme çatma bir kulübeye götürüyor, samandan bir yatak, ölü ışıklı gaz lambası, kirli bir oda. Köyün hafızı ile aynı tek göz odayı paylaşacaksınız üstelik. Ne yapsın adam, soğumuş bulgur pilavını sizinle paylaşıyor, “Kusura bakma” diyor, “Yanında ekmek veremiyorum. Ekmek bile bulunmaz burada. Ekmeksiz köy burası!”
Bütün gece bakışlarınızı tavana dikip “Ne yaptım ben??” diye kendinize söveceğiniz bir korkulu gece. Sabaha aldığınız karar şu, aynı kağnıcıyla gerisin art evinize dönmek. Hem de derhal. El ne derse desin. Bu karabasan yerde kalmanız mümkün değil. !

Sabah bir uyanıyorsunuz ki kağnıcı çoktan çekmiş gitmiş. Karşınızda bir başka gariban, ufacık tefecik, sivri sakallı bir yaşlı. Üstü başı dökülüyor, şahrem şahrem nasırlı ayaklarında parçalanmış pabuçlar, lime lime bir mintan. Sarı Çavuş’muş adı. Kendine vazife bellemiş, illa köyü gezdirecek size.

İlk durak okul. Gözleriniz yerinden uğruyor resmen. Okul binası, dört yıkık dökük duvar, cam yok, pencere yok, içinde de muhtarın davarları otluyor!! Ne bekliyordunuz ki aslına bakarsan.

Şu şekilde bir dolanıyorsunuz etrafta. Her yer bataklık. O yüzden köy halkı sıtmadan kırılıyor. O vıcık vıcık balçık yemiş bitirmiş berekete dair ne var ise. Kısacası Keltepe köyünün katili işte tam da burası. “Sıtmabükü” diyorlar oraya. Kocaman yeşilimtrak sinekler kaynıyor üstünde.

Haydin öğlen oluyor, iki yumurtaya yufkaları bana bana karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz. Baktığınız her yer sefalet, yokluk… Bir testide de su var. O kargaşada o sudan ne vakit bir yudum alsanız tadına şaşkınlık ediyorsunuz. Bu.. bu su nasıl ne şekilde böylesine leziz olabiliyor?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:  #Öğretmen #Öğretmenler, EBA Canlı Derste Yaşanan Sorunları Paylaşıyor

Sarı Çavuş “Bu su, bataklığın tam ortasında Üçgöze’lerden çıkar “diyor, “Hakkın hikmeti…”

Cidden o Sıtmabükü’nün tam ortasında bembeyaz kumlar içinde bir billur su deposu var. İnanılır şeklinde değil.
Meğer eskiden oralardan gürül gürül akan bir dere varmış. Kenarları hep söğütlük, meşelikmiş. Sonra sellerle önü tıkanmış o güzelim suların, kayalar inmiş içine, akıntı yolu kapanınca da olmuş size bir bataklık.

O ihtiyarcık, o üstü başı yırtık adamcağız, size bir kuvvet veriyor anlattıklarıyla nedense. Bir gün evvel dünya ayaklarınızın altından kayarken şimdi kendinizi kuvvetli hissediyorsunuz bir halde.
Ne yapmış oldu bunu, bir yudum leziz su mu??

Düşünmeye başlıyorsunuz, kim bilir bir ümit vardır.
Bataklık bir ihtimal yalnız yüzeydedir, ya altında o billur şeklinde su kaynıyorsa ?

Ertesi gün köyün imamını ziyaret ediyorsunuz. Yataktan kalkamıyor ne zamandır. Öyleki aydınlık, o şekilde bilge, o şekilde tatlı dilli bir adam ki. Yattığı yerden size o ekmek kullanmadan köyün bütün geçmişini konu alıyor, nasıl ne şekilde bir aden mekanken bu bataklığa dönüştüğünü tekrar dinliyorsunuz…

Çıkışta bir müjdeli haber var mükafat şeklinde: Muhtar okuldaki davarlarını almış. Samanları boşaltmış.
E hadi bir teşekkürü hak etti, bir ziyaret de ona. Öyleki dertli ki adamcağız :
“Bu gidişin sonu fena efendi. Sığırlarımız ot diye toprak yalar. Ekini tarladan avuçlarla yolduk. Açız, hastayız…”
Anlayacağınız köy dağıldı dağılacak.
Ah şu Sıtmabükü.! Canına okuyor her insanın.

Farkında bile olmadan Keltepe’de kalmaya karar veriyorsunuz. Her gün ertesi gün gidebileceğinizi düşünerek geçiyor vakit. Bir sabah köyün bağlı olduğu Polatlı’ya pazara gitmeye niyet ediyorsunuz. Gece kalacağınız hana doğru yürürken çay bahçesinde bir kalabalık çekiyor dikkatinizi. İlçenin bütün ileri gelenleri oturmuş sohbetteler. Bir babacan Albay var, anlattıkça konu alıyor neler yapmış Polatlı’ya, ne atölyeler, ne tamirhaneler, yardımıyla bu kışlalar, bu lojmanların harcında taş taşımış hepimiz. Hah diyorsunuz, işte bana bu lazım. Herkes çekilince usulca sokuluyorsunuz Albay’a.
Yanından ayrılırken eline bıraktığınız ufacık not kağıdı var. Ne mi yazıyor içinde? “ 5 büyük, 3 minik pencere, 1 kapı, bir de ova tahtası”.

Köye bir dönüyorsunuz ki okul binası baştanbaşa sıvanmış, merdivenler yıkanmış, sulandırılmış toprakla her yer cilalanmış . Daha ona sevinmeye kalmadan iki gün sonrasında bir atlı otomobille pencereler, kapılar gelmiyor mu?! Hem yanında iki iskemle bir masa, iki de gemici feneri ile. Gazyağını bile unutmamış yollamışlar.
Var ya, dünyalar sizin oluyor, dünyalar..!!
Siz böylesine çaba ederken köylü durur mu? Bir güzel de kireç badanası yapılıyor okula. Artık ekmek kullanmadan köyün o köstebek tümseği şeklinde zavallı evlerinin içinde pırıl pırıl parlayan bir bembeyaz okulu var!

O gün,işte o gün… Karar veriyorsunuz :
“Eğer bu insanları bu perişan halden kurtarırsam, eğer yüzlerini güleç meblağ, onları ümitlerle hayata bağlarsam… Bu Sıtmabükü günün birinde altın başaklı tarlalar, yemyeşil bostanlarla donanır mı? Bu köyde ölmüş bir balçık yığını değil, soylu bir mayadan yoğrulmuş, uyandırılmaya muhtaç bir insan hazinesi var. Burada ben, açlığa, çoraklığa, bataklığa, sahipsizliğe karşın toprağını bırakmayan, ona yapışan, yenilen, lakin art çekilmeyen insanların içinde bir harp cephesindeyim.”

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:  #Öğretmen #1 Eylül’de Ataması Yapılan 20 Bin Öğretmen Kararname Bekliyor

Okulun açıldığı gün, köyün evlatları geliyor. Öylesine yabaniler ki, utanmaktan bahçe kapısına bile yanaşmıyorlar. Zorlamıyorsunuz onları. Gülümseyerek bekliyorsunuz. Sonunda içlerinden biri, ufacık tefecik bir kız evladı alacalı entarisini dalgalandırarak geliyor yanınıza. Bahar çiçeği şeklinde tazecik. Onunla beraber diğeri çocuklar da cesaret buluyorlar. Sıralanıyorlar mektepteki üç beş sıraya.

Kaldırıyorsunuz birer birer. İsimlerini söylemeleri lazım. Fakat o da ne? Evlatların asla biri soyadlarını bilmiyor. ! Soyadlarını bilmiyorlar yahu, soy adlarını.! Allahtan us edip bütün haneleri tek tek dolaşıp sıralama tutmuşsunuz, bakıyorsunuz önünüzdeki listeye, tek tek öğretiyorsunuz, “Oğlum senin soyadın Sungurlu. Söyle bakayım…”
“Ben Gülizar. Hidayet’in bebesiyim.”
“Ha kızım, senin adın Gülizar Alanlı. Tekrarla bakayım…”

Adım adım oluyor herşey.
Muhtar, komşu köylerden söğüt soymaları buluyor çatıyı devşirmek için. Siz gidip Toprak Mahsulleri ofisinin bahçesinde yere atılmış kiremitleri istiyorsunuz Müdür’den. E bir de Su İşleri Müdürlüğü’nden kamyon. Onların taşınması bile başlı başına iş. Okul soğuk bundan dolayı. Her çocuk kolunun altına bir tezek sıkıştırıp geliyor ki ısınabilsinler. Çatı yapılmadan kış dayandı mı vay halinize… Çocuklar o tezeği taşımasın diye bir deva ararken İmam yetişiyor imdada. İmam hakkı, muhtar hakkı şeklinde, bu sefer de tezek vergisi kesiyorlar köylüye. Evladı olsun olmasın, hepimiz bir tezek verecek.

Okul tamam. Sıra geldi Sıtmabükü’ne.
Gencecik, idealist bir Kaymakam var. Onunla tanışmanız herşeyin dönüm noktası.
Ilk olarak bir hekim gönderiyor köye. Şu sıtma işi bir çözülmeli.
Demeye kalmadan Devlet Su İşleri’nden memurlar geliyor. Aman ne büyük vaka, hepimiz ayakta, yürekleri ağzında.

Ve mucize başlıyor.! Diyor ki o gencecik mühendisler, “Sen haklısın hoca, batalık fos, altında gürül gürül su kaynıyor. İnsan burasını sanki kendi yüzünü jiletle traş edermiş şeklinde kısa zamanda parlatır. Toprak bir kez meydana çıkınca da Sıtmabükü yokolur, olur sana Keklikpınarı. Sonra getirmiş olduğu altını kürekle karıştırırsınız.”

Anadolu’nun en çok kötü , en ölmüş köyünde , en fukara insanları içinde bir köy öğretmensiniz fakat ümitler içindesiniz artık. Gönlünüz ferah. Keltepe ile Polatlı pazarı arasından başka dünyaları olmayan bu insanlara ufukların sınırlarını açmak, yarın açacakları kapıların anahtarlarını vermek sizin göreviniz.

Okulda gençlere akşam kursları, yaşlılara özel dersler, bütün köyün evlatları öğrenciniz artık. Bir Köy Odası açıyorsunuz ahali toplanıp muhabbet edebilsin diye. Hareketleniyor köy, canlanıyor, güçleniyor, özgüveni artıyor günden güne. Biliyorlar ki Sıtmabükü denen canavar yenilebilir. Mümkün doğrusu kaderlerini değişiklik yapmak.

Ve değişiyor da.
O üstünde yeşil sineklerin uçtuğu sarı bataklığın ortasından billur bir akıntının özgürce süzülmesi ile başlıyor değişiklik.
Bir yerkazar kepçesi yetiyor onu yenip yoketmeye.

Sulanan topraklar yeşeriyor, kadastrodan memurlar gelip köylüye toprakları dağıtıyor, Şeker Şirketi’nden mühendisler gelip pancar ekimini anlatıyorlar. O kıraç, o ölü topraklarda yumruk yumruk şeker pancarları büyüyor. İlk sene için ekme, sürme hep şirketten. İlerde hesaptan düşülecek bunlar.Öyleki de bir nimet ki bu pancar, 1.000 dönüm verimli toprak 4.000 ton mahsul veriyor. İlk avansı da elden getirmişler üstelik. Trink para. Hayatında mı görmüş Keltepe’liler onca kaymeyi bir arada…
Bayram var, bayram..!!
Bununla da bitmiyor üstelik, bir de şeker primi varmış ödenecek. Hem de parasız. Vagonlar yüküyle şeker. Hem de şahane bir tane var, şeker primi “bayanların” hakkı, ona erkekler dokunamaz.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:  #Öğretmen #Okulların açılmasına yönelik Veliler ve öğretmenler ne düşünüyor??

Muhtar inanamıyor hala. “Efendi , bizi bir adam yerine koydular ki şaşarsın!”

Efendim o Keltepe, o ekmek kullanmadan köy, oluyor size “Keklikpınarı”. Artık bostanlar mı istersiniz, bağlar mı, 30.000 kavaklık köy korusu mu, kooperatifler mi, süthaneler mi, arı kovanları mı…

Asrın temposuna ayak uyduramamış, fakat efendi bir ulus onlar. Hem de dünyanın hazineleri üstünde yaşıyorlar da bilincinde değiller.
Ta ki… Bir tek şahıs… Oraya ayak basana kadar…
Hayatına küsmüş, yolun sonuna geldiğine inanmış bir emekli öğretmen, cennetin kapılarını açıyor onlara.
Havada , kökünden kopmuş, kendine yabancılaşmış bir aydın değil o.
Çamura batmışken bile elindeki bayrağı havada tutabilen biri.

Okuyanlar anlamıştır. Tanımayanlara informasyon vereyim, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanırsa” kitabı. Ağlaya ağlaya okudum. Burnumu çeke , çeke. Metroda, parkta, AVM’lerde, asla utanmadan gözyaşlarımı akıta akıta okudum.

Ülkemin bu verimli toprakları uyuyor diye ağladım. Toprak uyandığında olacak mucizelere şahit olduğum için ağladım. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?” zihniyetinin nasıl ne şekilde yolumuzu tıkadığını bir kez daha ayrım ettiğim için ağladım. Bir çok yerde mutluluktan ağladım. Şahane bir film izler şeklinde.
Kimi vakit yalnız ekmeğe ihtiyaç duymak da değil, “erdemler” mevzusunda bir çoğumuzun kendimizi o Keltepe sığırları şeklinde açlıktan toprağı yalıyor şeklinde hissettiğimizi düşündüm.

Sonra dedim ki, Sıtmabükü bataklığı ile Keklikpınarı cenneti arasındaki ayrım, incecik, ipincecik bir çizgi.
Adına da “nazar açısı “ diyoruz. Tıpkı umutla umutsuzluk arasındaki sınır şeklinde.
Ayağın bir taraftayken elinde karamsarlık var, diğerinde iyimserlik ve emek var.
Bu kadar sade, bu aşama yalın.

Ne vakit kendimi umutsuz hissetsem “Sıtmabükü’nün bataklığı fos Bige.” diyeceğim kendime. “Altında billur şeklinde su çağlıyor.”

O köy öğretmenini umutsuzluktan ümit tarafına geçiren esin bir yudum leziz su olmuş.

Sen… bir bak etrafına, tertemiz bakışlı bir oğlan evladı, sana evladım diye hitap eden asla tanımadığın bir teyze, elindeki ağır poşeti taşımana yardım eden pazarcı kardeş, bahçedeki kediyi besleyen komşun, caddede ezilen martıyı kucaklayan adam, bastonlu annene bütün trafiği durdurup yol veren kamyon şoförü, apartman görevlisinin dünya tatlısı afacan oğlu, hepsi, hepsi birer ferah yudum su olsun aksın taa içine…

Ununu elemiş duvarına asmış, fakat tekrar de konfor alanından çıkıp memleketine hizmet için çabalayan bir emekli öğretmen kadar olamayacaksan seni mutsuz eden hiçbir şey ile ilgili yakınma etme hakkına haiz değilsin.

“Sen” harekete geçmeden, sen farkı yaratmaya başlamadan değişmeyecek hiçbir şey. Keklikpınarı’na ulaşmanın yolu buradan geçiyor.

Ama evvel inanacaksın.

“Sıtmabükü fos.”

“Altında dünyanın en güzel suyu çağlıyor “

Anlayacağın, beklediğin mucize Sıtmabükü’nün içinde.
Alıntı

 

Haber Kaynağı

YORUMLAR

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

#meb

Hızlı Yorum Yap

MEBhaber.net'e üye olun

Zaten üye misiniz ? Buraya tıklayarak Üye girişi sağlayabilirsiniz.

MEBhaber.net'e giriş yapın

Henüz üye değil misiniz ? Buraya tıklayarak Üye olabilirsiniz.