h Dolar 8,6412 %-0.14
h Euro 10,1488 %-0.14
h BIST100 1.412,86 %0.38
h Bitcoin 379563 %3.50224
a Öğle Vakti 13:02
İstanbul 13°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
X

Yavuz Sultan Selim kimdir? 2021

Yavuz Sultan Selim kimdir?

Yavuz Sultan Selim kimdir?

Yavuz lakabıyla tanınan Osmanlı padişahı (1512-1520) I. Selim kimdir?

Yavuz lakabıyla tanınan Osmanlı padişahı (1512-1520) I. Selim kimdir?

Bir rivayete bakılırsa 872 (1467-68), daha güçlü küçük bir ihtimal olarak 875’te (1470) babası II. Bayezid’in sancak beyi olarak bulunmuş olduğu Amasya’da dünyaya geldi. Annesi Dulkadıroğlu Alâüddevle Bozkurt Bey’in kızı Ayşe Hatun’dur (bazı kaynaklarda anası Gülbahar bint Abdüssamed diye gösterilirse de bunun bir yakıştırmadan ibaret olduğu anlaşılır; annesinin Ayşe Hatun olduğu bilgisi XVI. asır tarihçilerinden Cenâbî tarafınca açık şekilde zikredilmiştir [vr. 353a-b]). Osmanlı belgelerinde adı Selim Şah diye geçer. Ancak daha kendi döneminde sert mizacı, cesareti ve ataklığı sebebiyle “Yavuz” lakabıyla tanınmıştır. Kaynaklarda daha minik yaşta iyi bir eğitim görmüş olduğu ve babasının kendisine özel hoca atama etmiş olduğu belirtilir. Muhtemelen on yaşlarında iken büyükbabası Fâtih Sultan Mehmed tarafınca kardeşleri (Ahmed, Korkut, Mahmud, Âlemşah) ve amcası Cem’in oğlu Oğuz Han ile beraber İstanbul’a çağrıldı. Devrin tarihçilerinden Kemalpaşazâde’ye bakılırsa Fâtih torunlarına büyük alaka gösterdi ve onları sünnet ettirdi. Bayezid’in büyük oğlu Abdullah’ı daha evvel ölen büyük oğlu Şehzade Mustafa’nın kızıyla evlendirdi ve bu vesileyle bir ay devam eden şenlikler düzenlendi (885/1480). Bu muhtemelen Selim’in dedesini ilk ve nihayet görüşü oldu, sadece bu vaka onun hâfızasında mühim bir yer kazanmıştır. Daha sonraki bir rivayete bakılırsa kendisine Fâtih Sultan Mehmed’in bir resmi gösterildiğinde çocukluğunda onun dizlerinde büyüdüğünü, yüzünün şeklinin hayalinden silinmediğini belirtmiş, nakkaşın resmi dedesine tam olarak benzetemediğini söylemiştir. Sünnet merasiminin peşinden babasının yanına dönen Selim bir süre daha Amasya’da kaldı. II. Bayezid’in 1481’de tahta çıkmak suretiyle İstanbul’a gelişi esnasında onunla beraber bulunup bulunmadığı ile ilgili data yoktur. Ancak babasının Cem Sultan ile olan mücadelesi dolayısıyla bir süre Amasya’da beklediği, peşinden annesiyle birlikte İstanbul’a getirtildiği düşünülebilir. Bilinen ilk vazife yeri ise Trabzon sancağıdır. Buraya atama zamanı bazı arşiv belgelerine bakılırsa 892 (1487) olmalıdır. Annesi yanında olmasına rağmen geldiği Trabzon’da 916 (1510) yılına kadar ortalama yirmi dört sene sancak beyliği yapmıştır (Şahkulu İsyanı esnasında babasına yollamış olduğu bir mektupta yirmi beş senedir Trabzon’da bulunduğunu belirtmiştir; Uluçay, VI/9 [1954], s. 74).

Şehzade Selim’in Trabzon’daki idarecilik yılları ona ileride kısa sürecek saltanatı için fazla iyi bir deney kazandırdı. Burada iken sınır boylarındaki gelişimleri, bilhassa Gürcü prensliklerinin ve Osmanlı Devleti için büyük bir siyasî-dinî sorun oluşturacak olan Şah İsmâil’in faaliyetlerini dikkatle takip etti. Bu mevzuda devlet merkezini bilgilendiren raporlar yazdı. 914’te (1508) Gürcü kralına karşı yapmış olduğu bir seferde büyük başarı kazanmıştır ve babası tarafınca takdir edildi. Fakat II. Bayezid, Şah İsmâil’in sınır boylarındaki hareketleri karşısında oğluna düşmanları çoğaltmaması için uyarıda bulunmayı da dikkatsizlik etmedi. Şehzade Selim aslen tüm dikkatini Şah İsmâil üstünde yoğunlaştırmıştı. Daha 906 (1501) senesinde sınır hattındaki kalelerin onarım edilip sahillerin emniyeti için vapur sağlanmasının gerekliliğini vurgularken Şah İsmâil’in hareketleri ve Şirvan’daki vaziyet ile ilgili devlet merkezine raporlar gönderdi (II. Bâyezid Dönemine Ait 906/1501 Tarihli Ahkâm Defteri, hk. nr. 111). Babasından Safevîler’e karşı sert önlemlere başvurması için almış olduğu emirler üstüne de sancağının {güney} sınırlarında bir sıra askerî harekâta girişmekten sona durmadı. İspir ve Bayburt’u zaptedip Erzurum’a kadar olan yerlerin emniyetini sağlamaya çalıştı. Bölgedeki Akkoyunlu/Bayındır beylerinden Ferruhşad ile Mansur beyleri kendi yanına çekti. 1507’de Şah İsmâil’in Dulkadıroğulları’na karşı yapmış olduğu seferin peşinden adamlarından birini Trabzon sınırlarına yollaması üstüne sancağının askerlerini biriktirerek Erzincan’a yürüdü. Şehre girip muhafızları bertaraf ettikten sonrasında sona çekildi. Buna karşılık Şah İsmâil 10.000 kişilik yeni bir kuvveti Erzincan’a yollayınca Selim bu tarz şeyleri Erzincan civarında karşılayıp tamamen dağıttı. Şah İsmâil’in baskıları sonucu Akkoyunlu topraklarından kaçmak zorunda kalan Sünnî halkı Trabzon bölgesine yerleştirdi. Bunların yanında bazı mühim idarî faaliyetlerde bulunmuş oldu. 892-894 (1487-1489) ve 902-906 (1497-1500) tarihindeki timar tevcîhatlarıyla ilgili kayıtları içine alan defterler bu mevzuda bir düşünce verir (BA, MAD, nr. 334, 17893). Ayrıca bu defterlerden yanında bulunan idareciler ile ilgili da data edinilir. Buna bakılırsa hocası Muslihuddin Efendi’dir. Lalalığını sırasıyla İlyas Bey, Sinan Bey, Nasuh Bey, Mehmed Bey, Çaşnigir Sinan Bey, Mehmed Bey ve Hamza Bey yapmıştır. Onun 1507’de borç para bulmak için Bursa’ya adamlar yollamış olduğu dikkati çekmektedir. Annesi Ayşe Hatun’un 911’de (1505-1506) vefatına kadar onun yanında bulunmuş olduğu ve tekrar Trabzon’da iken oğlu Süleyman’ın dünyaya geldiği bilinmektedir. Yine burada doğan Şehzade Sâlih (ö. 1499) ve Kamerşah Sultan (ö. 1503) adlı evlatları Trabzon’da minik yaşta vefat etmiştir. Şehzade Selim ayrıyeten Trabzon ve civarında mühim bayındır hareketlerinde bulunmuş; Giresun’da bugün ortadan kalkan bir cami yaptırarak vakıflar tahsis ettirmiştir.

Trabzon’da iken babasının hükümdar olarak gücünün giderek zayıfladığını, bilhassa Amasya’da bulunan ağabeyi Ahmed’in taht için en başta gelen aday sıfatıyla öne çıktığını farkeden Şehzade Selim bu oldubittiyi kabullenmedi. Böylece bir taraftan kardeşleri, başka taraftan babasıyla taht için sıkıntılı bir mücadeleyi göze almaktan çekinmedi. Trabzon’da kazanılmış olduğu başarılar her tarafta duyulmuş, şahsında gazâ bayrağının tekrardan açılacağı, devleti güç durumda bırakan Safevî tehdidinin sadece onun yardımıyla bertaraf edilebileceği propagandası yapılmaya başlanmıştı. Bilhassa âdeta iktidarın belirleyicisi durumundaki yeniçeriler içinde adı öne çıkmıştı. Şehzade Selim iktidar mücadelesini Trabzon’dan sürdürmek istemiyordu. Bu sebeple çeşitli bahaneler ileri sürerek sancağının değiştirilmesini talep ettiyse de yapmış olduğu teklifler Şehzade Ahmed’in de baskısıyla babası tarafınca kabul görmedi. Bu kez oğlu Süleyman için sancak istedi. Merkezden Sultanönü yada Giresun-Kürtün-Şiran yöresinin tahsis edilebileceği yanıtını alınca taht için düşünülmediği kanaati iyice pekişti ve babasına sert ifadelerle dolu bir name yolladı. Bu name, onun alenî olarak taht mücadelesinin taraflarından biri bulunduğunu ve dikkate alınması icap ettiğini gösteriyordu. Kardeşi Ahmed ile anlaşmazlıkları had safhaya ulaşmış, hatta rivayete bakılırsa birbirlerine karşı harp için hazırlık bile yapmışlardı. II. Bayezid, Şehzade Ahmed’in de etkisiyle birkaç kez düşünce değiştirdikten sonrasında torunu Süleyman’a Selim’in isteği doğrultusunda Kefe sancağını vermeyi kabul etti (18 Rebîülevvel 915 / 6 Temmuz 1509). Tahttan ümidini kesmeyen Selim artık iktidarı zorla ele geçirmekten başka bir deva görmüyordu. Bu sırada II. Bayezid’in hastalığının arttığı şâyiaları ve Şehzade Ahmed’in tahta geçmek için devinim etmiş olduğu haberleri başka kardeşi Korkut benzer biçimde Selim’e de ulaşmıştı. Hemen oğlunu görmek isteğiyle babasından izin almadan Kefe’ye gitti (916/1510). Korkut Manisa’ya, Ahmed ise Ankara’ya gelmişti. Selim Kefe’de iken babasını bizzat görmek bahanesiyle İstanbul’a gitmek için izin talebinde bulunmuş oldu. Sadrazama yazdığı mektupta babasının Şehzade Ahmed’i tahta geçirmeyi düşünüp başka oğullarını ortadan kaldırma niyetini taşıdığını ve eğer bu şekilde bir amacı var ise derhal gelip ona teslim olacağını bildiriyordu. Ayrıca devlet adamlarını da ağır halde suçluyordu (TSMA, nr. E. 6185). Gerçekten divanda vezirlerin bir çok onun aleyhinde bulunarak padişahı Ahmed lehine teşvik etmekteydi. Kefe’ye izinsiz gitmesi devlet merkezinde büyük yankı uyandırmıştı. Selim, sancağına dönmesi için öğüt etmek suretiyle babası tarafınca gönderilen ulemâdan Sarıgörez Nureddin Efendi’yi dinlemedi ve ona amacının babasını bizzat görmek bulunduğunu, bu sebeple İstanbul’a gitmek istediğini söylemiş oldu. Bu arada kendisine Rumeli yakasında bir sancak verilmesi talebinde de bulunmuştu. Onun buradan ayrılmayacağını anlayan II. Bayezid vezirlerle görüşerek Menteşe sancağını verdiyse de Selim bunu kabul etmeyip Silistre sancağını istedi. Ardından babasının elini öpmek amacıyla devinim ettiğini bildirip Kefe’den Akkirman’a geldi, lakin şehre alınmadı; burada durmayarak Kili civarına ulaştı (Rebîülevvel 917 / Haziran 1511). Adamları burada toplandıktan sonrasında tarafındaki 3000 kişiyle Edirne’ye doğru yola çıktı. Çukurçayır denilen yerde babasıyla karşı karşıya geldi. Burada babası tarafınca yatıştırıldı ve kendisine Semendire sancağı verildi, Macarlar’la savaşması için izin çıktı. Ayrıca II. Bayezid, hayatta bulunmuş olduğu müddetçe şehzadelerden herhangi birini saltanat makamına geçirmeyeceğine dair yemin etti. Selim, Edirne’den ayrılıp Semendire’ye devinim ettiğinde Anadolu’da Şahkulu isyanı iyice yayılmış, Şehzade Ahmed de baskılarını arttırmıştı. Eski Zağra’ya erişince ağabeyinin saltanat makamına çağrıldığını haber aldı ve derhal sona dönerek Edirne’ye girdi, peşinden babasına yetişerek Çorlu’ya geldi. Uğraşdere mevkiinde II. Bayezid’in kuvvetleri âni bir saldırıyla Selim’i sona çekilmeye zorladı. Güçlükle kurtulabilen Selim, Ahyolu’na ulaştığında çevresinde 3000 şahıs bulunuyordu. Umarsızlık içinde Kefe’ye geri dönmek mecburiyetinde kaldı (8 Cemâziyelevvel 917 / 3 Ağustos 1511). Bununla beraber İstanbul’da yeniçeriler Şehzade Ahmed’i istemediklerini ve Selim’i desteklediklerini açıkça ilân ettiler. Üsküdar’a kadar gelmiş olan Ahmed şehre giremedi, Kefe’deki Selim’e destek mektupları yollandı. Hersekzâde Ahmed Paşa’nın kendisine yandaş olduğu, vezirlerden Mustafa Paşa ile Sinan Paşa’nın onu desteklediği yolunda haberler kendisine iletildi. Sonunda II. Bayezid, Muharrem 918 (Mart 1512) tarihindeki emirle onu asâkir-i mansûre serdarlığına getirdiğini bildirip İstanbul’a çağırdı (TSMA, nr. E. 6185). Bu arada Şehzade Korkut İstanbul’a gelmiş ve yeniçerilere sığınmıştı; yeniçeriler ona umut vermedilerse de koruma altında tuttular. Selim hızlıca İstanbul’a geldi, taraftarlarınca sevinçle karşılandı. İstanbul’a girmeden evvel kardeşi Korkut ile buluşup bir süre konuştuktan sonrasında Yenibahçe’de kendisi için hazırlanan çadıra indi. Babası onu memleketi karışıklıktan kurtarmak için serdar atama ettiğini ileri sürüyordu. Selim ise bunun kendisine hükümdarlık yolunu açtığından artık iyice emindi. II. Bayezid, ağır baskı karşısında tahtından oğlu lehine feragat etmeye zorunlu oldu, bir bakıma tahttan indirildi. Böylece I. Selim dokuzuncu Osmanlı hükümdarı olarak tahta çıktı (7 Safer 918 / 24 Nisan 1512).

Yavuz Sultan Selim resmen saltanatını ilân ettikten sonrasında ilk iş olarak iktidarını sağlamlaştırmaya çalıştı. Tahta ortak olabilecek kardeşleri Ahmed ve Korkut’un bertaraf edilmesi mevzusuna öncelik verdi. Saltanatını terkeden II. Bayezid’in Dimetoka’ya gitmek suretiyle İstanbul’dan çıkışının peşinden 25 Rebîülevvel 918’de (10 Haziran 1512) Abalar köyünde vefatı da (TSMA, nr. E. 6335: Yûnus Paşa’nın mektubu) onu rahatlatmış olmalıdır. Babasını zehirlettiğine dair söylentiler bilhassa Batı kaynaklarında yer bulmakla beraber bu husus başka kaynaklarla doğrulanamamaktadır. Ancak babasının ölümünün kardeşleriyle yapacağı mücadelede durumunu kuvvetlendirdiği kesindir. Bu sırada Korkut Manisa’da iken Şehzade Ahmed Konya’da yerleşerek hükümdar benzer biçimde davranmaya başlamıştı. Etrafa emirler gönderip asker toplamaya çalışıyor ve Selim’e karşı ağırbaşlı bir hazırlık içinde bulunuyordu. Oğlu Alâeddin’i Bursa’ya yollayarak buraya başat olmaya çalışmış, Bursa halkı 19 Haziran’da yeni padişahtan yardım talep etmişti. Yavuz Sultan Selim, oğlu Süleyman’ı Kefe’den getirtip ona İstanbul’un muhafazasını verdikten sonrasında 18 Temmuz’da Anadolu’ya geçti, bir kısım yeniçerileri de Bursa’ya yolladı. Afyon’da bulunan Şehzade Ahmed Ankara’ya çekildi. Ancak orada da duramayıp Amasya’ya ve peşinden Darende’ye gitti. Yavuz Sultan Selim kışı geçirmek için 23 Kasım’da Bursa’ya geldi. Burada iken ağabeyi ile yazıştığı suçlamasıyla Vezîriâzam Koca Mustafa Paşa’yı idam ettirdiği benzer biçimde şehirde bulunan Şehzade Mahmud’un oğulları Mûsâ, Orhan, Emîr ile Âlemşah’ın oğlu Osman ve Şehinşah’ın oğlu Mehmed beyleri de saltanatının bekası nedeni öne sürülerek ortadan kaldırdı. Ardından Manisa’da bulunan Şehzade Korkut’u yakalatıp öldürttü. Artık karşısında bir tek ağabeyi Ahmed ve oğulları kalmıştı. Ahmed bu esnada Amasya’yı tekrardan kendi kontrolü altına almıştı. Kendisine gelen mektuplara aldanarak toplamış olduğu askerlerle 1512 Ocağı sonunda harekete geçti ve Bursa üstüne yürüdü. Yenikent ovasında meydana getirilen muharebede Yavuz Sultan Selim kardeşini bozguna uğrattı (8 Safer 919 / 15 Nisan 1513). Şehzade Ahmed harp meydanından kaçmaya çalışırken yakalanıp öldürüldü. Böylece Yavuz Sultan Selim tam anlamıyla tahtını sağlamlaştırmış oldu. Bundan sonraki hedefi ise Osmanlı Devleti için ağırbaşlı bir dinî ve siyasî tehdit unsuru olan Şah İsmâil olacaktır.

Safevîler’in Anadolu’da giderek artan propaganda faaliyetleri yanında taraftarlarınca birbiri ardı sıra çıkarılan büyük isyanlar Yavuz Sultan Selim için halledilmesi ihtiyaç duyulan en mühim sorun durumundaydı. Ilk olarak Safevî taraftarlarının cezalandırılması için buyruk veren Yavuz Sultan Selim sonrasında direkt Şah İsmâil üstüne adım atma sonucu aldı. Yapılan teftişler esnasında Anadolu’da Safevî yandaşı oldukları nedeni öne sürülerek 40.000 kişiyi katlettirdiği iddiaları doğru değildir. Son emekler takibata uğrayanların, ağır halde cezalandırılanların daha ziyade Safevî propagandası meydana getiren kişiler (halife) ve onları destekleyen tekke mensupları bulunduğunu, bunların bir bölümünün idam edilmeyip sürgün edildiğini (meselâ Mora’ya ve Rumeli yakasına) ortaya koymaktadır. Ayrıca Safevîler’e meyleden pek fazla kimsenin köylerini boşaltıp Şah İsmâil’e katılmış olduğu tahrir kayıtlarından anlaşılmaktadır. Hatta sonrasında bunların sona dönmesi durumunda vergi muafiyetiyle iskânlarının sağlanacağına dair resmî emirler verildiği bilinmektedir (BA, TD, nr. 52, s. 617-760).

Osmanlı aydın kesiminde, dinî çevrelerde Safevîler’in düşüncelerine karşı oluşan büyük tepkiler meselenin artık fazla ağırbaşlı boyutlara ulaştığını gösteriyordu. Nitekim Yavuz Sultan Selim’e bu yolda birçok rapor geliyordu. Bunlardan birinde Safevîler’in Anadolu’daki faaliyetleri ve Osmanlı karşıtı düşünceleri ile ilgili dikkat çekici bilgiler yer alır (TSMA, nr. E. 3192; krş. Tansel, Yavuz Sultan Selim, s. 20-28). Safevîler üstüne harekete geçmeyi kararlaştıran Yavuz Sultan Selim, yapmış olduğu divan toplantılarında hem harp kararını hem de uygulanacak stratejiyi münakaşaya açtı. Vezirlerin bir kısmı Anadolu’daki karışıklıkların hemen hemen yatışmaması sebebiyle bu şekilde bir seferi erken buluyordu. Rumeli ve Anadolu’daki timarlı sipahilerin isteksizlikleriyle ilgili haberler de ulaşıyordu. Ancak bunlar onu fikrinden vazgeçirecek boyutta değildi. Safevîler’le savaşmanın mutlak bir dinî vazife olduğu, İslâm’ı sapmış/Râfizî bir mezhepten kurtarmanın gazâdan daha evvel geldiği yolunda alınan fetvalarla sefer kesinleşti. Ayrıca Yavuz Sultan Selim, Safevîler’e karşı ticarî bir engelleme başlattı ve İran ipeğinin Batı’ya girişini yasakladı. Sınırlar tamamen kapatıldı, tüccarın geliş gidişi engellendi, yasağa uymayanlar cezalandırıldı ve mallarına el konuldu. Oğlunu Manisa’dan çağıran ve yerine vekil bırakan Yavuz Sultan Selim, Edirne’den İran seferi için yola çıktı (23 Muharrem 920 / 20 Mart 1514). İstanbul’dan İzmit’e ulaştığında Şah İsmâil’e bir name göndererek ona karşı harp açtığını ilân etti. Burada fazla açık halde Şah İsmâil’i dinden çıkmış, ortadan kaldırılması ihtiyaç duyulan biri olarak suçluyor, nihayet bir kez daha “sünnet-i seniyye”yi kabul ve tövbe etmesi halinde muharebeye gerek olamayacağını bildiriyordu (Feridun Bey, I, 379-381). İzmit’ten devinim edip Konya’ya, oradan Kayseri üstünden Sivas’a ulaştı ve burada asker sayımı yaptırdı (9 Cemâziyelevvel / 2 Temmuz), sadece iâşe temini mevzusu giderek mühim bir sorun teşkil etmeye başladı. 13 Temmuz’da Safevî sınırlarına dayandı; bu sırada Safevîler’in yol güzergâhını tamamıyla tahrip ettikleri, buralarda yiyecek bulunmadığı haberleri geliyordu. 18 Temmuz’da Şah İsmâil’in cevabî mektubu ulaştı. Burada Şah İsmâil yumuşak bir üslûpla almış olduğu tehdit ve hakaretlerle dolu mektubu kendisine yakıştıramadığını, sadece muharebeye da hazır bulunduğunu bildiriyordu (a.g.e., I, 384-385). Bazı kaynaklarda Şah İsmâil’in mektupla beraber bir yaşmak ve hanım giysisi yollamış olduğu, ayrıyeten bir hokka dolusu afyon gönderilmiş olduğu, böylece imalı bir hakarette bulunmuş olduğu rivayet edilir. Yavuz Sultan Selim için aslolan güçlük, Safevî sınırlarını geçtikten sonrasında iyice tahrip edilmiş arazide ilerleyiş esnasında kafa gösterdi. Uzun süre yol alınmasına karşın Safevî ordusundan bir iz yoktu, yiyecek sıkıntısı fazla artmıştı ve bu sebeple asker, bilhassa de yeniçeriler artık iyice sızlanmaya başlamıştı. Yavuz Sultan Selim birbiri ardınca yapmış olduğu divanlarda durumu değerlendiriyor, vezirlerin sona dönme yolundaki telkinlerine karşı direniyordu. Bu vaziyet, çocukluğundan beri tanımış olduğu Karaman Beylerbeyi Hemdem Paşa’yı idam ettirmesine yol açtı, böylece muhaliflere gözdağı vermiş oldu (24 Temmuz). 14 Ağustos’ta yeniçeriler, bazı beylerin teşvikiyle düşmanın görünmediğini ve bu harap memlekette sebep hâlâ yürüdüklerini anlayamadıklarını belirterek isyan ettiler. Yavuz Sultan Selim etkili sözlerle onları zorlukla yatıştırdı. Bunda, o sırada gelen bir casusun Şah İsmâil’in Hoy’a doğru ilerlemekte olduğu haberini getirmesi etkili olmuştu (a.g.e., I, 401). Sonunda Çaldıran ovasında iki yan karşı karşıya ulaştığında Yavuz Sultan Selim ordusunun top otomobilleri, yeniçeri ve azeblerce sıkı şekilde korunan merkezinde Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa ile beraber yerini aldı. 2 Receb 920 (23 Ağustos 1514) Çarşamba günü meydana getirilen muharebede Osmanlı sağ ve sol kollarındaki süvariler kanatlarda bozulma emâreleri gösterirken bizzat Yavuz Sultan Selim tarafınca devreye sokulan toplar ve yeniçeri tüfekçi birlikleri Şah İsmâil’in klasik Türkmen taktikleriyle savaşan atlı süvarilerini dağıttı ve Şah İsmâil sona çekilmek mecburiyetinde kaldı (bk. ÇALDIRAN SAVAŞI). Yavuz Sultan Selim böylece en başta gelen rakibine açık bir üstünlük sağlamış olduğu benzer biçimde harekâtını sürdürerek Tebriz’e girdi (16 Receb / 6 Eylül). Cuma günü adına hutbe okuttu. Bazı bayındır hareketlerinde bulunmuş oldu ve sayıları 1000’e ulaşan bilim ve sanat erbabını İstanbul’a sevketti. Tebriz’de dokuz gün kaldıysa da yiyecek sıkıntısı yüzünden kışı burada geçirmek istemedi; askerin de isteksizliği sebebiyle Amasya’ya döndü. Dönüş esnasında Bayburt ve Kiğı kalelerinin teslim alındığı haberleri gelmişti. Yavuz Sultan Selim, yolda bazı askerin etrafı yağmalaması üstüne Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa ile Vezir Dukakinzâde Ahmed Paşa’yı azletti; sadece kısa süre sonrasında Dukakinzâde’ye makamını iade etti.

Kışı Amasya’da geçiren Yavuz Sultan Selim, Safevîler’e karşı ertesi sene tekrardan sefere çıkmak niyetindeydi. Ancak Amasya’da iken yeniçeriler İstanbul’a dönmek için baskı hayata geçirmeye başladılar. 22 Şubat 1515’te yeniçeriler, teamüle aykırı şekilde üçüncü vezirliğe getirilen Pîrî Mehmed Paşa’nın ve padişahın hocası Halîmî Çelebi’nin evlerini yağmalayıp divanda ileri sona konuşmuşlar, fazla sinirlenen padişah olaylardan sorumlu tuttuğu vezîriâzamı Dukakinzâde’yi hançerle yaralamış, peşinden cellâtlara teslim etmişti. Bu hadisenin yankıları uzun süre devam edecektir. Yavuz Sultan Selim, Amasya’daki bu olayın gerçek tahrikçilerini bulmak için fazla uğraşmış, İstanbul’a döndükten sonrasında dahi işin peşini bırakmamıştı. Muhtemelen bunu bir kuvvet ve iktidar meselesi olarak görüyordu. Ayrıca Dulkadıroğlu Alâüddevle Bey’in vezîriâzamla haberleştiği yolunda almış olduğu duyumlar da onu huzursuz etmişti. Kış aylarını Amasya’da geçirdikten sonrasında 5 Rebîülevvel 921’de (19 Nisan 1515) Safevîler’in elindeki Kemah’a yürüdü. Burasını 19 Mayıs’ta ele geçirip Sivas’a devinim etti. İkinci hedefi daha evvel Şah İsmâil ile iş birliği içinde olduğuna inanılmış olduğu, Memlükler’le de aralarında mühim bir çekişme mevzusu olan Alâüddevle Bey idi. Anne tarafınca büyükbabası olan Alâüddevle üstüne Rumeli Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa’yı yolladı. Alâüddevle, Sinan Paşa’nın kuvvetleri karşısında bozguna uğradı ve muharebede yaşamını yitirdi (29 Rebîülâhir / 12 Haziran). O sırada bulunmuş olduğu Göksun’da haberi alan padişah Dulkadıroğulları Beyliği’ni Şehsuvaroğlu Ali Bey’e verdi. Ardından İstanbul’a döndü (11 Temmuz).

Bu arada Diyarbekir taraflarında Safevîler’le savaşım sürüyordu. Padişah, tarihçi İdrîs-i Bitlisî’yi bölgeye göndererek civardaki Sünnî/Şâfiî aşiretlerini Safevîler’e karşı örgütlemeye çalıştı, mahallî Kürt beylerini kendi tarafına çekti. Bıyıklı Mehmed Bey de bölgedeki faaliyetleriyle öne çıktı, Âmid / Kara Hamid’i (bugünkü Diyarbakır Kalesi) ele geçirdi (10 Şâban 921 / 19 Eylül 1515). Fakat Safevîler’in bölgedeki emîri Karahan kuvvetlerini biriktirerek Osmanlılar’a karşı yıpratıcı bir mücadeleye girişti. Yavuz Sultan Selim, İstanbul’da ve sonrasında gittiği Edirne’de doğudan gelen haberleri dikkatle izlerken bir taraftan da yeni bir şark seferi için ağırbaşlı hazırlıklar yapıyor, ayrıyeten İstanbul’daki tersaneyi genişleterek deniz harekâtı için uygun hale getirmeye çalışıyor, donanmayı yeni baştan düzenletiyordu.

Onun Mısır seferi için devinim etmesine kadar İstanbul ve Edirne’deki faaliyetleri ile ilgili en detaylı kaynak Haydar Çelebi tarafınca kaleme alınan Rûznâme’dir. Buradan âdeta gündelik olarak Yavuz Sultan Selim’in yapmış olduğu işleri, gezileri, av partilerini, siyasî toplantıları, elçi geliş gidişlerini, tayinleri vb. hususları izlemek mümkündür. Buna bakılırsa Yavuz Sultan Selim 11 Temmuz 1515’ten 10 Eylül 1515’e kadar İstanbul’da, 17 Eylül 1515’ten Doğu seferi niyetiyle devinim etmiş olduğu 10 Nisan 1516’ya kadar Edirne’de kaldı. İstanbul’a ulaştıktan sonra on bigün sarayda dinlenen, sonrasında kayığa ve cet binerek dolaşan Yavuz Sultan Selim gelişinin on üçüncü günü Eyüp Sultan Türbesi’ni, oradan Fâtih Sultan Mehmed Türbesi’ni ve nihayet olarak babasının türbesini ziyaret etti, oğlu Süleyman’ı İstanbul’a getirtti. Ardından Amasya’da meydana gelen yeniçeri ayaklanması konusunu ele aldı. Topladığı divanlarda paşaları ve yeniçeri ileri gelenlerini baskı altında tutarak olayın tahrikçilerinin bulunmasını istedi, bu adlar kendisine verilmezse saltanatı bırakacağını dahi söylemiş oldu. Bu vaziyet, Yavuz Sultan Selim’in içinde bulunmuş olduğu ruh halini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Yaptığı şiddetli baskılardan bir netice alamayınca divanı toplamadı, hatta protesto eder şekilde divan toplantılarına bir süre katılmadı. Daha sonrasında Pîrî Mehmed Paşa ile İskender Paşa’yı divanda ellerini bağlatarak yanına getirtti; Kazasker Tâcîzâde Câfer Çelebi ile Sekbanbaşı Balyemez Osman Ağa’yı da tekrar ayrı ayrı huzuruna celbetti. Bizzat yapmış olduğu anlaşılan sorgulamaların peşinden Pîrî Mehmed Paşa’yı özgür bıraktırdıysa da İskender Paşa ile Tâcîzâde Câfer Çelebi ve Sekbanbaşı Balyemez’in boyunlarını vurdurdu (8 Receb / 18 Ağustos). Bundan sonrasında Yeniçeri Ocağı’nı tekrardan zapturabt altına aldı. Edirne’ye gitmeden önceki bir divan toplantısında ertesi sene çıkılacak Doğu seferini gündeme getirdi, bu taraftan gelen haberler değerlendirildi. Altı ay kadar kalmış olduğu Edirne’de doğuya yapacağı yeni seferin hazırlıklarıyla uğraştı. Burada gelen çeşitli elçileri kabul etti, Macar elçisiyle yapılacak sulh görüşmelerine özel bir ehemmiyet verdi, Şah İsmâil’in gelen elçisini kabul ederek onu nezaret altına aldırdı. Bu arada Alâüddevle Bey’in kesik başını kendisine yollamış olduğu Memlük sultanının mektubunu okuttu ve onun niyetlerini tahkik ettirdi. Sık sık toplamış olduğu divanların tek mevzusu Safevîler’e karşı çıkılacak seferde Memlük Sultanlığı’nın nasıl ne şekilde devinim edeceği olmuştur. Bir çok kez divanda lüzumlu tedbirleri almadıkları nedeni öne sürülerek paşalara kızdı, Safevî elçisi dolayısıyla çıkan tartışmalarda divanı terketti, bazan da toplantılara asla katılmadı. Sonunda 14 Safer 922 (19 Mart 1516) tarihinde meydana getirilen divanda Doğu seferi resmen duyurularak lüzumlu hazırlıkların yapılması sonucu alındı.

Yavuz Sultan Selim’in çıkacağı bu yeni seferde aslolan hedefinin Memlük Sultanlığı olduğu yolundaki yerleşmiş bilgiler muhtemelen tam olarak doğru değildir. Diyarbekir bölgesindeki gelişmeler, Şah İsmâil’in sınırlara inişi ve ayrıca Memlükler’in Halep valisinden gelen mektuplar başlangıçta bu seferin Safevîler’i hedeflediğini gösterir. Ancak Selim’in harekete geçmesi üstüne sınırlarında ortaya çıkan çatışmalardan kaygı duyan Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin ordusunu biriktirerek Suriye’ye doğru devinim etmesi ve Osmanlı birliklerine sınırlarından geçiş izni vermemesi bu durumu değiştirecektir. Nitekim Yavuz Sultan Selim, Doğu seferi için Edirne’den İstanbul’a ulaştığında toplamış olduğu divanda Memlükler’i değil Diyarbekir bölgesinde Karahan’ın faaliyetlerini gündeme almış bulunuyordu. Hatta Diyarbekir yöresinden gelen fena haberler ve gönderilen bir Osmanlı birliğinin Karahan tarafınca bozguna uğratılmış olduğu yolunda ulaşan bilgiler üstüne lüzumlu tedbirleri almadığı nedeni öne sürülerek Vezîriâzam Hersekzâde Ahmed Paşa’yı divanda yumruklamış, sonrasında da onu görevden almış (18 Nisan), yerine Hadım Sinan Paşa’yı getirmişti. Sinan Paşa’yı önden Diyarbekir’e gönderirken kendisi de Memlük sultanından almış olduğu mektuptaki endişeleri gidermek için iki elçiyi (Molla Zeyrekzâde Rükneddin ile Karaca Paşa) yollayarak amacının bir tek dinden çıkmış olanları cezalandırmak bulunduğunu bildirip dostluktan söz ediyor ve tüccarlara koyduğu yasağın sebeplerini açıklıyor, bunun Memlük tâcirlerini hedef almadığından söz ediyordu. Ardından Sinan Paşa’nın hareketinden beş hafta sonrasında Memlük sultanının Kahire’den ayrılmış olduğu haberini alarak 5 Haziran 1516’da İstanbul’dan devinim etti.

26 Haziran’da Akkent’e vardığında Diyarbekir bölgesindeki faaliyetleriyle seferin anne sebebini oluşturan ve Mardin civarında Koçhisar mevkiinde Osmanlı birlikleri karşısında yenilip öldürülen Karahan’ın kesik başı ordugâha ulaştı. 1 Temmuz’da Konya ovasında iken Memlük sultanına Karahan’ın başı ile zaferi beyan eden bir name yolladı. 23 Temmuz’da Sinan Paşa ile buluştu. Bu arada gelen bir casustan Memlük sultanının Halep’e geldiği, Osmanlı askerlerini topraklarından geçirmemek niyetinde olduğu haberleri öğrenilmişti. Memlük sultanı, her iki hükümdar içinde aracılık yaparak sulh için bu tedbiri aldığını ileri sürerken Yavuz Sultan Selim bunu düşmanlık olarak vasıflandırdı ve Şah İsmâil ile beraber devinim etmiş olduğu, dolayısıyla peygamberin şeriatını kaldırmak isteyenlere muavin olduğundan onlara benzediği suçlamasında bulunmuş oldu; bu yolda fetva dahi aldı. Bu arada kendisine karşı bir suikast tertiplendiği yolunda oluşan kanaat uyarınca Memlük sultanından gelen elçilik heyetindeki bazı kişileri katlettirdi, elçiyi de ağır hakaretlerle sona gönderdi. Böylece taraflar pek de beklemedikleri aniden savaşın eşiğine geldiler. 30 Temmuz’da Yavuz Sultan Selim hedefini Memlük sultanı ve Halep olarak resmen ilân etti. 6 Ağustos’ta Malatya ovasından ayrılarak Halep’e yöneldi. İki gün sonrasında orduyu harp düzenine soktu, Kansu Gavri’ye sert üslûplu yeni bir name gönderip muharebeye çağrı etti. 20 Ağustos’ta Antep haricinde konakladı ve burada kalmış olduğu üç gün zarfında Memlük sultanının hareketlerini izletti. Nihayet 24 Ağustos’ta Mercidâbık ovasında meydana getirilen muharebede alev ateş silâhların da rolüyle Memlük ordusu dağıldı (bk. MERCİDÂBIK MUHAREBESİ).

Savaş esnasında Yavuz Sultan Selim askeri bizzat etkili sözlerle cesaretlendirmiş, devrin kaynaklarına bakılırsa şehitlik müyesser olursa âhirette saadetin, eğer galip gelirlerse dünyada devletin kendilerine ilişkin olacağını söylemiştir (Haydar Çelebi, s. 479). Savaş kazanıldıktan sonrasında Yavuz Sultan Selim rakibi Kansu Gavri’nin durumunu araştırttı; onun cesedini buldurup bir otomobile koydurarak Halep’te defnettirdiği benzer biçimde ruhu için dualar okuttu, çeşitli ihsanlarda bulunmuş oldu. Ancak gözdağı vermek amacıyla alınan esirlerden çoğunun kendi huzurunda boyunlarını vurdurmaktan da sona kalmadı (Feridun Bey, “Mısır Seferi Menzilnâmesi”, s. 451). Oradan Halep’e geldi (28 Ağustos) ve burada on yedi gün kaldı. Bu arada Memlük sultanının yanında olan Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah ile üç mezhep kadısı Osmanlılar’ın eline tutsak düşmüştü. Yavuz Sultan Selim halifeye büyük saygı gösterdi, onunla Halep’te Gökmeydan’da görüştü. Kendi adına hutbe okutan, bölgenin idarî planlamasını meydana getiren Yavuz Sultan Selim, toplamış olduğu meşveret meclisinde bundan sonrasında nasıl ne şekilde devinim edilmesi gerektiği konusunu münakaşaya açtı. Dağılmış Memlük emîrlerinin Şam’da toplandıkları ve Kansu Gavri’nin oğlu Muhammed’i sultan olarak kabul ettikleri bilgisi erişince bazı tereddütlere karşın Şam’a adım atma sonucu aldı. Aslında Mercidâbık’tan sonrasında Memlükler’in toparlanacağını düşünmüyordu, lakin Halep’te de bazı stratejik meseleler yüzünden kalamazdı, evvel Şam’a gidip orada beklemek, durumu gözden geçirmek istiyordu. Böylece donanmayla buluşup takviye almak basit olacaktı. Bu arada timarlı süvarilerin çoğunu Şah İsmâil’den gelebilecek bir çekince karşısında Diyarbekir bölgesinde muhafazada bırakmıştı. Osmanlı ordusunun tüm mevcudu 20.000 dolayında kalmıştı. Bizzat Halep’ten devinim ettiğinde yanında 12.000 kişilik bir kapıkulu gücü vardı. 27 Eylül’de Şam’a ulaştı, lakin şehre girmedi ve dışarıda Mastaba mevkiinde otağını kurdu. Asayiş sağlandıktan sonrasında gelişinin on ikinci günü şehre büyük bir merasimle girdi. Burada iken yapmış olduğu divan toplantılarında bundan sonraki harekât planlamalarını belirlemeye çalıştı. Bir taraftan şark sınırlarındaki durumu vezirleriyle tartışıyor, başka taraftan Mısır’da Memlükler’in vaziyeti ile ilgili data toplatıyordu. Bilhassa ilk meselede İdrîs-i Bitlisî ve Vezîriâzam Sinan Paşa ile çeşitli görüşmeler yapmış olduğu kaynaklarda belirtilir. Memlükler’in Tomanbay’ı sultan seçtiklerini ve tekrardan toparlandıklarını haber alınca evvel diplomatik teşebbüslere girişmeyi uygun buldu. Nitekim bazı vezirlerle devlet adamları, Şam’dan Kahire’ye yürünmesine ve yeni bir sefere kalkışılmasına şiddetle karşıcılık ediyordu. Bilhassa yol şartları bu hususta en mühim engel olarak ileri sürülüyordu. Bu sıkıntılı tartışmalarda padişah bir çok vakit vezirlere kızıyor, hatta onları divandan kovuyordu. Aslında kendisi de Kahire’ye adım atma mevzusunda tam bir karara varamamıştı, sadece giderek bu fikre temayül etti. Kazaskerlerin ve bazı paşaların karşı çıkması üstüne Tomanbay’a bir elçi gönderip ondan istikbal cevaba bakılırsa devinim etme sonucu alır benzer biçimde göründü. Divan toplantısında huzurunda sert bir münakaşa meydana getiren Anadolu beylerbeyi Zeynel Paşa ile Anadolu defterdarı Zehrimar Kasım Efendi’yi azletti. Tomanbay’a yollamış olduğu mektupta ona nasihatte bulunuyor, eğer adamlarıyla beraber itaat ederse iyi işlem yapılacağını ve Mısır’ın idaresini bırakacağını yazıyordu. Memlük tarihçisi İbn İyâs da benzer şeyleri belirterek padişah adına hutbe okutmak, para bastırmak ve haraç ödemek şartıyla Tomanbay’a Mısır’dan Şam’a kadar olan yerlerin idaresinin bırakıldığını ifade eden mektuptan söz eder (Bedâʾiʿu’z-zühûr, V, 127-128). İstişare toplantısında bulunan İdrîs-i Bitlisî ise mukaddes yerlerin korunmasını üstüne alan padişahın İslâmî işleri düzenlemek için Halep ve Şam’a gelmesinden dolayı şer‘an Tomanbay’ın derhal ona itaat etmesinin istendiğini belirtir (Selimşahnâme, s. 328). Bu arada Memlükler’in eski Halep valisi Hayır Bey ve Şehsuvaroğlu Ali Bey’in getirdikleri haberlerle Yavuz Sultan Selim’i etkiledikleri, İdrîs-i Bitlisî’nin de Mısır seferi için çeşitli tarihî vakaları anlatarak onu teşvik etmiş olduğu bilinmektedir.

Yavuz Sultan Selim, yanında azca sayıda asker olmasına karşın gelen haberlerin de etkisiyle Şam’da askerî hazırlıkları başlattı. Sinan Paşa’yı önden 4000 kişilik kuvvetle Gazze’ye gönderdi. Zira bu sırada Canbirdi Gazâlî liderliğindeki 5000 kişilik bir Memlük birliğinin Kahire’den Gazze’ye gitmek suretiyle yola çıkmış olduğu haberi gelmişti. Şam’a ulaşan bir casusun getirmiş olduğu haberler üstüne Sinan Paşa’nın Şam’dan ayrılmasından iki gün sonrasında düzenlenen divanda Mısır’a yürüneceği resmen ilân edildi. Bu sırada lüzumlu top tüfek ve savaş malzemeleriyle çeşitli yiyecek maddeleri taşıyan donanmanın İstanbul’dan harekete hazır olduğu, Macarlar’la olan barışın yenilendiği, Şah İsmâil’in de Tebriz’de bulunmuş olduğu haberlerini alan Yavuz Sultan Selim iklim şartlarının uygun oluşunu değerlendirerek 15 Aralık’ta Şam’dan devinim etti. 26 Aralık’ta Celcûliye Konağı’na ulaştığında Sinan Paşa’nın Hanyunus mevkiinde Gazâlî’nin kuvvetlerini dağıttığı haberi ulaştı. Bunun üstüne yakında bulunan Kudüs’ü ziyaret etmek istedi. Bazı paşalar tehlikeli olacağı nedeni öne sürülerek buna karşı çıktılarsa da İdrîs-i Bitlisî’nin teşvikiyle yanında yakın adamları ve 1500 kişilik bir silâhlı birlik olmasına rağmen Kudüs’e gitti. 30 Aralık’ta şehre girerek tarihî âbideleri (Rummân-ı Dâvûd Nebî, Nahl-i Hamza, Hacer-i Sahre / Kubbetü’s-sahre) ziyaret etti; Mescid-i Aksâ’da akşam, Kubbetü’s-sahre’de yatsı namazını kıldı; her tarafı dolaştı ve gece ordugâha döndü. Onun burada iken her üç dinin ileri gelenlerince karşılandığı, onlara çeşitli ihsanlarda bulunmuş olduğu anlaşılmaktadır. Bu sırada yağan yağmurlar çöl yolunun sıkıntılarını mühim seviyede giderdi. Padişah 8 Zilhicce 922’de (2 Ocak 1517) Gazze’ye girdi ve Sinan Paşa ile buluştu. Burada üç gün kaldı, kurban bayramını geçirdi, Hz. İbrâhim’in mezarını ve başka mukaddes bölgeleri ziyaret için Halîlürrahman’a gitti. Gazze’ye döndükten sonrasında nihayet hazırlıkları tamamlattı, bu sırada tekrardan bir görüşme yaptırdı. Bunun sebebi muhtemelen, Kahire’ye uzanan çöl yolunun fazla sıkıntılı bulunduğunu ve askerin azlığını ileri devam eden muhalif devlet adamlarıydı. Bunların çıkardığı haberler asker içinde tereddüde yol açıyordu. Bu yüzden Yavuz Sultan Selim onları ikna etmeye çalıştı, lakin toplamış olduğu divandan kızgınlıkla çıktı. Muhalefetin başını çekmiş olduğu anlaşılan Vezir Hüseyin (Hüsam) Paşa’yı çadırını başına yıktırarak idam ettirdi.

Yola çıkmadan evvel çöl geçilirken nerelerde konaklanacağı öncesinden planlanmış, kılavuzlar gönderilerek bu konakların durumu tesbit edilmişti. 9 Ocak’ta Gazze’den ayrılan Yavuz Sultan Selim 11 Ocak’ta Arîş mevkiine ulaştı, burada su sıkıntısı çekildi, sadece 16 Ocak’ta Sâlihiye’ye gelindiğinde susuzluk korkusu kalmadı. Bu arada Selim’in Kahire’deki emîrler içinde kargaşalık çıkarmak için bazı uydurma haberler yaydırdığı, emîrlerin ağzından çeşitli mektuplar yazdırarak bir nevi psikolojik harp taktiklerine başvurduğu bilinmektedir. Kahire’ye doğru ilerlerken Tomanbay’ın Kahire surları önündeki Mukattam dağından başlayarak Nil’e kadar bir hendek kazdırıp savunma hattı oluşturduğunu, buraya toplar yerleştirdiğini öğrenen Yavuz Sultan Selim, adamları vasıtasıyla Kahire’den devamlı haber alan Hayır Bey ve Şehsuvaroğlu ile konuşarak onların bu husustaki görüş ve tavsiyelerini değerlendiriyordu. Yapılan görüşmeler sonunda bu müdafa hattına direkt saldırılmayıp Mukattam dağının yanından dolaşılması ve Memlük toplarının işlevsiz hale getirilmesi planlandı. Bu plan ustalıkla uygulama edildi ve bizzat padişahın başlangıcında bulunmuş olduğu birlikler bu askerî harekâtı gerçekleştirmiş oldu. Zorlu bir harp sonucu Memlük birlikleri dağıldı, ayrıca padişahın kendisi de çekince atlattı (22 Ocak). Ridâniye mevkiinde meydana getirilen bu enteresan harp Kahire’nin kapılarını Yavuz Sultan Selim’e açmış oldu (bk. RİDÂNİYE SAVAŞI). Savaş esnasında Sinan Paşa’nın ölümüne fazla üzülen padişah ertesi gün yas elbisesi giyerek cenaze merasimine katıldı ve kızgınlıkla, alınan esirlerin hemen boyunlarının vurdurulmasını emretti. 24 Ocak’ta Osmanlı birlikleri Kahire’ye girerken kendisi güvenlik nedeni öne sürülerek dışarıda ordugâhında bekledi. 26 Ocak’ta otağını Bulak mevkiinde Vastaniye’ye naklettirdi. Bu sırada bazı modern kaynaklardaki rivayete bakılırsa Kahire’nin görülecek yerlerini dolaşmış, Kal‘atülcebel’e de çıkmıştı. Ancak Kahire’de Osmanlı birlikleri büyük direnişle karşılaştı. 27-28 Ocak gecesi şehre giren Tomanbay, Osmanlı birliklerini güç durumda bıraktı, Kahire halkı da kendisine katılınca şehirde büyük bir çatışma meydana geldi. Yavuz Sultan Selim durumu denetim altına almak için fazla çaba sarfetti, Yûnus Paşa’yı görevlendirdiyse de ilk gün şehrin kontrolü sağlanamadı. Bunun üstüne direnişin ikinci günü bizzat harekâtı yönetmek için ikindi vakti şehre girdi, kalenin önlerine kadar geldi. Üçüncü gün de bunu sürdürdü, sonunda direnişi kırdı, lakin Tomanbay yakalanamadı. Ardından onun takip edeni ve ele geçirilmesi için emirler verdi, harp esnasında tahribata uğrayan şehrin temizletilmesini istedi. 15 Şubat’ta fazla parlak bir törenle Kahire’ye girdi ve Kasr-ı Yûsuf’ta Mısır tahtına oturdu. Adına hutbe okutup çeşitli eğlenceler düzenletti, halkın gönlünü almaya çalıştı ve hâkimiyetini kati şekilde etrafa duyurdu. Ancak Tomanbay’ın durumu onu endişelendiriyordu. Tomanbay’dan itaat edeceğine dair gelen haberler üstüne elçiler yollayarak kendisine bağlılık bildirmesi durumunda Mısır’ın idaresini ona bırakacağını bildirmişti. Fakat Tomanbay bu vaadlere inanmadı ve Osmanlı elçilerini katletti. 15 Mart’ta Yavuz Sultan Selim bizzat Tomanbay’a karşı yürüdü. Nil’den geçip Cîze tarafına ilerledi. Yanında Kansu Gavri’nin oğlu Muhammed olmasına rağmen geceleyin Tomanbay’ın peşine düştü. Ertesi gün öğleye kadar onu takip etti, sonunda Tomanbay ele geçirildi (30 Mart). Yavuz Sultan Selim onu otağına getirtti ve iyi karşıladı. Bazı kaynaklarda görüşme esnasında Tomanbay’ın, Hayır Bey ile Ridâniye Savaşı’ndan sonrasında Osmanlılar’a itaat eden Canbirdi Gazâlî’yi hainlikle suçlamış olduğu belirtilir. Bu görüşmeyle ilgili diyalogların doğruluğu şüpheli olmakla beraber Yavuz Sultan Selim’in Tomanbay’ı derhal katlettirmemiş olması onun kahramanca direnişinden etkilendiğini düşündürmektedir. Ayrıca Kahire halkından istikbal tepkiyi de hesaba katmış olmalıdır. Fakat bir süre sonrasında Tomanbay’ın hayatta kalmasının Kahire’deki mutlak hâkimiyetini sarsacağını anladığından etrafındakilerin ve özellikle Hayır Bey’in telkinleriyle onu Bâbüzüveyle’de halkın gözü önünde idam ettirdi (13 Nisan). Böylece Kahire’de tam anlamıyla sükûnet sağlanmış oldu. Mısır valiliğini evvel Yûnus Paşa’ya havale ettiyse de 29 Ağustos’ta bu göreve Hayır Bey’i getirdi.

Kahire’de 10 Eylül’e kadar kalan Yavuz Sultan Selim bu süre zarfında etrafı gezme fırsatı buldu, Cîze’deki ehramları dolaştı ve bu tarz şeyleri kimin yaptırdığı ile ilgili data almaya çalıştı (Lutfî Paşa, s. 238). Daha fazla Nil’in ortasındaki Ravza adasında ikamet etti, burada bir köşk yaptırdı, pencerelerindeki Arapça şiirleri bizzat kaleme aldı. Burada iken kendisine karşı bir suikast girişiminde bulunulmuş oldu. Yine bigün sandaldan sahile çıkarken Nil nehrine düştü ve güçlükle kurtarıldı. Bu arada gelişi geciken ve zorlukla İskenderiye’ye ulaşabilen donanmayı görmek için İskenderiye’ye kadar gitti (28 Mayıs), şehri dolaşıp avlandıktan sonrasında Reşîd’i de görüp 12 Haziran’da Ravza adasına döndü. Burada iken Mekke şerifinin oğlu Ebû Nümeyy’i kabul etti ve Haremeyn’in himayesini resmen üstlendi (6 Temmuz). Mekke, Memlük Sultanlığı zamanındaki statüsünü sürdürecekti. Mısır’da idarî bazı tasarruflarda bulunan, içlerinde Abbâsî Halifesi Mütevekkil-Alellah ve yakınlarıyla Kansu Gavri’nin oğlu Muhammed’in bulunmuş olduğu bazı önde gelen kimseleri, ulemâyı, sanatkârları, bir kısım tâcirleri, mukaddes emanetleri ve ele geçirilen malzemeleri donanmayla İstanbul’a sevkeden Yavuz Sultan Selim geldiği yolu takip ederek sona döndü. Yolda Vezîriâzam Yûnus Paşa’yı Mısır’ın idaresiyle ilgili bir münakaşa sonucu idam ettirdi. Gazze’den Şam’a ulaştığında (7 Ekim) bir süre burada kaldı. Şam’da iken üçüncü vezir Pîrî Mehmed Paşa’yı İstanbul’dan çağırtıp vezîriâzamlığa getirdi. Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin mezarını buldurarak buraya bir türbe, yanına da bir cami ve tekke yaptırdı. Beyrut ve Sayda taraflarındaki İbn Haneş isyanıyla ilgilendi ve Şam bölgesinin beylerbeyiliğini Canbirdi Gazâlî’ye verdi. 11 Safer 924’te (22 Şubat 1518) Halep’e ulaştığında bazı rivayetlere bakılırsa Şah İsmâil meselesini çözmek için hazırlıklar hayata geçirmeye başlamış ve iki ay kadar burada kalmışsa da yeniçerilerin baskısı yüzünden İstanbul’a dönme sonucu almıştır. Haydar Çelebi’ye bakılırsa padişah Şah İsmâil üstüne yürümek istemiş, sadece ani bundan vazgeçip 6 Mayıs’ta Halep’ten İstanbul’a doğru yola çıkarken Pîrî Mehmed Paşa’yı bir miktar askerle İran sınır boylarına yollamıştı. Ayrıca Halep’te iken ibrişim yasağı ilân etmiş, buradaki İran tüccarını İstanbul’a sürdürmüştü.

25 Temmuz’da İstanbul’a dönerek yatsı vakti herhangi bir merasim yapılmaksızın Topkapı Sarayı’na giren Yavuz Sultan Selim iki yıl bir ay kadar devam eden bu uzun seferden bitkin düşmüştü. Buna karşın İstanbul’da çok kalmadı, gelişinin dokuzuncu günü Edirne’ye gitti. Bunun sebebi kendisini yeni bir Doğu seferinden alıkoyan Batı’daki Haçlı ittifakıyla ilgili siyasî gelişmeler olmalıdır. Edirne’de kalmış olduğu sürede çeşitli ülkelerden gelen elçileri kabul etti. Uzun müddet av partileri düzenletti. Yanına getirttiği oğlu Süleyman ile görüştükten sonrasında onu Manisa’ya yolladı. İkameti için Edirne’de Mamuk Sarayı ve Bahçesi’ni tanzim ettirdi; Tekirdağ yaylalarına çıktı; Malkara, İpsala, Dimetoka, Yenice-Karacasu benzer biçimde bölgelerde dolaştı. Batılı devletlerle olan ilişkileri gözden geçirdi, bilhassa Avrupa’da papanın önderliğinde gelişen yeni bir Haçlı seferiyle ilgili hazırlıkları dikkatle izledi. Daha Mısır seferi esnasında papa Lateran’daki konsilde (16 Mart 1517) Türkler’e karşı harp ilân etmiş, bazı büyük Batılı devletler bu sonucu destekleyip bazı planlamalar yapmıştı. Bilhassa Macarlar bu şekilde bir harekâtın öncüsü olacaktı. Mısır seferi esnasında Macarlar’ın Osmanlı sınırlarına yönelik niyetleri mevzusunda sınır boylarındaki beylerden çeşitli haberler alınmıştı. Ancak Haçlı seferi kararının fiiliyata geçirilmesi çeşitli problemler yüzünden mümkün olmadı. 11 Ocak 1519’da İmparator Maximilian’ın ölümü ve başlamış olan imparatorluk mücadelesi Avrupa’daki şartları tamamen değiştirmişti. Fakat Yavuz Sultan Selim yeni bir sefer için hazırlık yapmaktan da sona durmadı. Bu maksatla 1519 Nisanında İstanbul’a döndü. Burada donanmanın hazırlıklarını tamamlaması için uğraştı. Hedefinin Rodos yada İran olması ihtimali yüksektir. Zira bu sırada Anadolu’da çıkan Safevî yanlısı isyan (Şeyh Celâl isyanı, 1519 ilkbaharı) ve yeğeni Şehzade Murad’ın faaliyetleri sebebiyle şark sınırlarında kargaşalık yargı sürüyordu. Haydar Çelebi onun Rodos Seferi’ne çıkmak için hazırlık yaptığını, gemiler tedarik edip toplar döktürdüğünü, kürekçi toplattığını açık şekilde belirtir (Rûznâme, s. 499). Bunun peşinden toplanan meşveret meclisinde ulemâ Rodos üstüne sefere çıkma isteğini uygun bulmadı, Anadolu’daki karışıklıkların da rolüyle Şah İsmâil’e karşı yürümenin daha öncelikli olduğu yolunda fetva çıktı. Yavuz Sultan Selim’in bu duruma öfkelendiğini ve seferden vazgeçtiğini belirten Haydar Çelebi, Edirne’ye gitmek için 2 Şâban 926’da (18 Temmuz 1520) İstanbul’dan ayrıldığını yazar. Onun Edirne’ye hareketi Batı’ya karşı çıkacağı bir seferin habercisi olarak kaynaklarda yer almışsa da sağlığının iyi olmaması ve İstanbul’da çıkan veba salgını dolayısıyla buraya devinim etmiş olması kuvvetle muhtemeldir. Sırtında çıkan bir büyük ur (muhtemelen veba yumrusu) yüzünden Çorlu’dan ileri gidemedi; hekimlerin müdahalesine karşın hastalığı giderek ağırlaştı ve iki ay kadar burada ümitsiz bir tedavi gördükten sonrasında 8-9 Şevval 926 (21-22 Eylül 1520) gecesi sabaha karşı yakın adamı olan Hasan Can yanında iken vefat etti. Hasan Can’ın, oğlu Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi’ye naklettiğine bakılırsa ölüm halindeyken onun tilâvet etmiş olduğu Yâsîn sûresini tekrarlarken “selâm” âyetine geldiklerinde ruhunu teslim etmiştir. Ölümü oğlu Süleyman’ın Manisa’dan İstanbul’a gelişine kadar saklı tutuldu. 1 Ekim’de İstanbul’a getirilen naaşı oğlu ve devlet adamları tarafınca kent girişinde karşılandı ve Fâtih Camii’ne indirildi. Burada kılınan namazdan sonrasında bugünkü türbesinin bulunmuş olduğu Mirza Sarayı denilen yerde (Sultanselim) defnedildi. Üstüne geçici olarak bir çadır kuruldu, sonrasında oğlu Süleyman tarafınca buraya bir türbe ve cami yaptırıldı (bk. SULTAN SELİM CAMİİ ve KÜLLİYESİ).

II. Bayezid Yavuz Sultan Selim kimdir? 2021

Onun sekiz yıldan birazcık çok devam eden saltanatı periyodu Osmanlı zamanı için bir dönüm noktası teşkil eder. Bilhassa Doğu meselelerini ele alışı ve bunlara kati çözüm bulma çabalarıyla dikkati çekmiştir. Safevî tehdidini önlemesi ve onlara karşı ileride Osmanlı dinî düşüncesinin sınırlarını atama edecek seviyede sert Sünnî anlayışı öne çıkarması hem de siyasal ve toplumsal hayatta da önemli bir dönüşümün habercisi olmuştur. Memlük Sultanlığı’na nihayet verişi ise İslâm dünyasının tek bir bayrak altında toplanması projesinin ilk adımını teşkil etmiştir. Böylece Osmanlılar mühim bir dinî misyonun temsilcisi sıfatıyla ün kazanmıştır. Bununla beraber bizzat kendisinin hilâfeti devralarak bu görevi ahfadına miras bıraktığı yolundaki bilgilerin doğruluğu şüphelidir. İstanbul’da iken Ayasofya’da düzenlenen bir törenle hilâfeti halifeden devraldığı rivayetinin tarihî bir kıymeti yoktur. Yavuz Sultan Selim’in İslâm dünyası üstünde bütünleştirici bir önder sıfatını haiz olması devrin bazı kaynaklarınca “hilâfet tahtının sultanı” şeklinde anılmasına yol açmıştır. Resmî belgelerde ise Mekke ve Medine’nin koruyucusu (hâdimü’l-Haremeyn) unvanıyla zikredilmiştir.

Osmanlı kaynaklarında orta boylu, çatık kaşlı ve sert bakışlı, sakalsız, sadece gür ve uzun bıyıklı, yuvarlak yüzlü ve koç burunlu olarak tavsif edilir. Her türlü silâhı fazla iyi kullandığı, iyi bir avcı olduğu, debdebeden hoşlanmadığı, yalın giyinmeyi tercih etmiş olduğu, “mücevveze” denilen başlık yerine kendi adıyla anılan “selîmî” kavuk giydirilmiş olduğu zikredilir. Devlet işlerini sıkı şekilde takip etmiş olduğu, tasarladığı işlerin bir an evvel yerine getirilmesini istediği, nihayet aşama disiplinli ve emin, kan dökmekten çekinmeyen sert bir mizaca haiz, sadece sözüne sadık, nazik tabiatlı ve zarif sözlü olduğu belirtilir. Hizmetinde bulunan Celâlzâde Mustafa Çelebi onun ölüm döşeğinde iken Pîrî Mehmed Paşa’ya fazla zulüm yaptığını, lakin devletin ve halkın iyiliği için bu şekilde davrandığını söylediğini yazar (Selimnâme, s. 220). Batı kaynaklarında daha fazla merhametsizliği, kan dökücülüğü ile tavsif edilmişse de bazı elçilik raporlarında bilhassa adaleti ön plana çıkarılmıştır. Âlimlerle söyleşi etmeyi ve siyasî meselelerde bunların ve başka devlet adamlarının görüşlerini almayı ilke edinmiş olduğu anlaşılan Yavuz Sultan Selim’in fazla okumuş olduğu ve tarihe büyük merakı olduğu (Mısır’da iken İbn Tağrîberdî’nin en-Nücûmü’z-zâhire adlı tarihini Kemalpaşazâde’ye çevirtmesi, bilhassa sık sık Vassâf’ın Târîḫ’ini okuması), Farsça’yı fazla iyi bilmiş olduğu, Arapça’ya ve Tatar lehçesine de âşina olduğu anlatılır. Farsça şiirlerini ihtiva eden divanı basılmıştır (İstanbul 1306; Berlin 1904). Türkçe şiirlerine de bazı tezkirelerde rastlanır (TSMA, nr. E. 736’da bazı Türkçe şiirleri kayıtlıdır). Yine tasavvufa alaka duyduğu, Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin görüşlerini benimsediği, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye de büyük saygısı olduğu belirtilir. Sohbet meclislerinde takdir etmiş olduğu âlimler içinde Zenbilli Ali Efendi, Kemalpaşazâde, İdrîs-i Bitlisî, hocası Halîmî Çelebi’nin başta geldiği, Tâcîzâde Câfer Çelebi, Âhî Benli Hasan ve Revânî benzer biçimde şairlere kıymet verdiği bilinmektedir. Halk içinde adı, gözü pekliği ve sertliğine telmihen “Yavuz” şeklinde anılan bir padişah olarak adı türlü menkıbelere ve hikâyelere mevzu olmuştur. Hakkındaki menkıbelerin bazıları bir kısım yazarlarca tarihî bir gerçek şeklinde algılanıp nakledilmiştir. Bunların bir çok, onun başka padişahlarla karşılaştırma edilemeyecek seviyede değişik tavırlarından kaynaklanmış olmalıdır. Yakınında bulunan Hasan Can’ın naklettiği rivayetler ve menkıbeler oğlu Hoca Sâdeddin Efendi’nin Tâcü’t-tevârîh’inin nihayet kısmını oluşturur. Kemalpaşazâde, İdrîs-i Bitlisî, Celâlzâde Mustafa Çelebi, Âlî Mustafa Efendi benzer biçimde tarihçiler de onun ile ilgili bu tür menkıbevî vakalara temas ederler. Ayrıca şöhreti direkt onun adına kaleme alınan yeni bir tarihî ekolü başlatmıştır (bk. SELİMNÂME).

Vefatı esnasında hayatta kalan tek oğlu Süleyman’dır. Âlî Mustafa Efendi şehzadelik yıllarında câriyeden doğan bir oğlunu gizlediği, bunun Üveys Paşa olduğu, oğlu Süleyman’ın da bundan haberdar bulunmuş olduğu rivayetini aktarır. Adı malum tek hanımı Hafsa Sultan’dır. Ayrıca Ayşe Hatun adlı birinden daha söz edilir. Kızları Beyhan Sultan (Ferhad Paşa’nın zevcesi), Fatma Sultan (Kara Ahmed Paşa ve sonrasında Hadım İbrâhim Paşa’nın zevcesi), Hafsa Sultan (İskender Paşa’nın zevcesi), Hatice Sultan (1515’te idam edilen İskender Paşa’nın zevcesi), Şah Sultan (Lutfi Paşa’nın zevcesi), Hanım Hatun’dur (Çoban Mustafa Paşa’nın zevcesi). Bazı kaynaklarda Trabzon, Edirne, Şam ve Kahire’deki bayındır hareketleri haricinde İstanbul’da kendi adını taşıyan caminin temellerini attırdığı, sadece tamamlatamadığı, Tersane’yi genişlettiği, Sirkeci ile Sarayburnu içinde sahilde bir köşk yaptırdığı (Yalı Köşkü yada Mermerköşk) zikredilir.


BİBLİYOGRAFYA

II. Bâyezid Dönemine Ait 906/1501 Tarihli Ahkâm Defteri (haz. İlhan Şahin – Feridun Emecen), İstanbul 1994, hk. nr. 111, 281.

İstanbul Saraylarına Ait Muhasebe Defterleri: Defter-i Müsevvedât-ı İn‘am ve Tasaddukat (nşr. Ömer Lutfi Barkan, TTK Belgeler, IX/13 [1979] içinde), s. 307, 313, 316.

İdrîs-i Bitlisî, Selimşahnâme (trc. Hicabi Kırlangıç), Ankara 2001.

İbn İyâs, Bedâʾiʿu’z-zühûr, V, tür.yer.

Şükrî-i Bitlisî, Selimnâme (nşr. Mustafa Argunşah), Kayseri 1997.

İbn Kemal, Tevârîh-i Âl-i Osmân, VII. Defter, s. 521, 523; VIII-IX. Defter (nşr. Ahmet Uğur, The Reign of Sultan Selīm I in the Light of the Selīm-Nāme Literature içinde), Berlin 1985, s. 65-145.

Hadîdî, Tevârîh-i Âl-i Osmân (nşr. Necdet Öztürk), İstanbul 1991, s. 358, 363-421.

Haydar Çelebi, Rûznâme (Feridun Bey, Münşeât, I içinde), s. 458-500.

Keşfî Mehmed Çelebi, Selimnâme (haz. Abdurrahman Sağırlı, yüksek lisans tezi, 1993), İÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü.

Şemseddin İbn Tolun, İʿlâmü’l-verâ (nşr. M. Ahmed Dehmân), Dımaşk 1984, s. 227-240 vd.

İbn Zünbül, Vâḳıʿatü’s-Sulṭân el-Ġavrî maʿa Selîm el-ʿOs̱mânî (nşr. Abdülmün‘im Âmir), [baskı yeri yok] 1997 (Edebü’l-harb).

Celâlzâde Mustafa Çelebi, Selimnâme (nşr. Ahmet Uğur – Mustafa Çuhadar), Ankara 1990.

Adāʾī-yi Şīrāzī ve Selimnāmesi (nşr. Abdüsselam Bilgen), Ankara 2007.

Lutfî Paşa, Târih (nşr. Kayhan Atik), Ankara 2001, s. 197-243.

Feridun Bey, Münşeât, I, 368-500 (“Çaldıran Seferi Menzilnâmesi”, s. 396-409; “Mısır Seferi Menzilnâmesi”, s. 450-458).

Anonim Tevârîh-i Âl-i Osman (nşr. F. Giese, haz. Nihat Azamat), İstanbul 1992, s. 133-140.

Cenâbî Mustafa Efendi, el-ʿAylemü’z-zâḫir, Nuruosmaniye Ktp., nr. 3100, II, vr. 353a-b.

Hoca Sâdeddin, Tâcü’t-tevârîh, II, 221-401, 602-616.

Âlî Mustafa Efendi, Kitâbü’t-Târîh-i Künhü’l-Ahbâr (haz. Ahmet Uğur v.dğr.), Kayseri 1997, I/2, s. 1049-1266.

Hammer (Atâ Bey), IV, 95-256.

Marino Sanudo, I Diarii, Venice 1880-87, XV-XXX, tür.yer.

Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, II, 233-306.

Selâhattin Tansel, Yavuz Sultan Selim, Ankara 1969.

a.mlf., “Silahşörün Fetihnâme-i Diyâr-ı Arab Adlı Eseri”, TV, I/2 [17] (1958), s. 295-311; I/3 [18], s. 430-454.

M. Mazzaoui, “Global Policies of Sultan Selim”, Essays on Islamic Civilization, Leiden 1976, s. 224-243.

Uluçay, Padişahların Kadınları, s. 29-34.

a.mlf., “Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu”, TD, VI/9 (1954), s. 53-90; VII/10 (1954), s. 117-142; VIII/11-12 (1956), s. 185-200.

Ahmet Uğur, Yavuz Sultan Selim, Kayseri 1992.

Halil Edhem, Trabzon’da Osmanlı Kitâbeleri (haz. İsmail Hacıfettahoğlu), Ankara 2001, s. 75-83.

Hanefi Bostan, XV-XVI. Asırlarda Trabzon Sancağında Sosyal ve İktisadi Hayat, Ankara 2002, s. 52-59.

V. V. Barthold, Halife ve Sultan (trc. İlyas Kamalov), İstanbul 2006, s. 91-111.

Şehabeddin Tekindağ, “Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi”, TD, XVII/22 (1968), s. 49-76.

J. L. Bacque-Grammont, “1513 Senesinde Rum Eyaletinde Şüpheli Timar Sahiplerine Ait Bir Liste” (trc. Lütfi Güçer – Halil Sahillioğlu), İFM, XLI/1-4 (1982-83), s. 145-162.

J. Aubin, “La politique orientale de Selim Ier”, Res orientales, VI, Paris 1994, s. 197-216.

Şinasi Altundağ, “Selim I.”, İA, X, 423-434.

Halil İnalcık, “Selīm I”, EI2 (İng.), IX, 127-131.

Müellif: Feridun Emecen

Kaynak: TDV İslam Ansiklopedisi

Kaynak: Diyanet Haber

Haber Kaynağı – Diyanethaber

0 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Hurafelerin kaynakları nedir? 2021

HIZLI YORUM YAP

0 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Sperrmüll Berlin

İstanbul escort Tuzla escort Acıbadem escort Bostancı escort Bağdat caddesi escort Erenköy escort Suadiye escort Küçükyalı escort Şerifali escort Kurtköy escort Sultanbeyli escort Göztepe escort Kayaşehir escort Çapa escort Bahçelievler escort Fatih escort Fındıkzade escort Beşiktaş escort escort girl dubai escort girls berlin seks hikayeleri sex hikayeleri sex izle sikiş kısa link